( BOOKS,
WRİTERS AND PUBLİSHİNG FROM THE FİRST
ERA TO 21 ST CENTURY)
Mustafa Semih Arıcı, Gelecek bilimci, Araştırmacı-Yazar
If people keep thinking and expressing their feelings
freely, writers will always write and books will always exist, even at the end
of our century when almost everything is left to the initiative of the
artificial intelligence.
We wish to provide useful information to our readers
on this subject which has very few reviews in the literature.
Yazarlara geçince öykü daha da
karmaşıklaştı ve bu kaotik yapı içerisinde yazarların giderek daha fazla irtifa
kaybettiğini, daha çok ezildiğini gördük. Yazan birisi olmadan kitap olamayacağı
bir gerçek olmasına rağmen yazarlar; renk renk, cilt cilt, zaman zaman da
oldukça pahalıya satılan kitaplar ve dünyada ve ülkemizdeki devasa yayınevleri
yanında hemen her zaman “En alttakiler” oldular. Gerçi kitapları onlarca baskı
yapıp, yüz binlerce satan veya Nobel alan yazarlar her zaman edebiyatın
yıldızları olup şöhret ve çok para kazandılar ama kitaplar yoluyla bilginin
tabana yayılmasını sağlayamadılar.
Daha önceleri devlet veya güç
odakları başlıca yayıncılar iken, 19.Yüzyıldan itibaren çoğalmaya başlayan
yayıncılık her zaman çok kâr getiren bir meslek olmadı. Ancak serbest piyasa
ekonomisinde sacayağının olmazsa olmaz bir unsuru oldular. Bu nedenle
21.Yüzyılın gelecek on yıllarında yapay zekâ gibi teknolojik dönüştürücülerden
belki de en az onlar etkilenecek.
A.GİRİŞ: Tam
anlamıyla bir teknoloji çağı olarak tanımlanan 21.Yüzyılda yeni uygarlığın
dijital temelli gelişimine bağlı olarak, yazılı ve basılı kaynakların giderek
önemini yitireceği, bu meyanda kitaplar ve dergi, gazete gibi süreli yayınların
sayısallaşarak, çeşitli teknolojik arayüzlerle okunabilir hale geleceği
geçtiğimiz yüzyılın en çok öne sürülen öngörülerinden biriydi. Hatta en önce
geleneksel kitap kavramının silineceği, kitapların e- kitap haline geleceği,
dergi ve gazetelerin biraz gecikerek de olsa aynı akıbete uğrayacağı
reddedilmez bir gerçeklik olarak yazılmış çizilmişti.
Ancak 20.Yüzyıl bitip de, yeni yüzyılın ikinci on
yılı da geride kalmaya başlayınca bu saptamanın çok fazla doğru olmadığı
anlaşıldı. Acaba ileri nanoteknoloji, makine öğrenmesi, kuantum ve DNA bilgisayarların yavaş yavaş
arzı endam etmeye başlayacağı gelecek on yıllarda kitabın ezeli krallığı
sürebilecek mi?
İşte bunu yeterince irdeleyebilmek için kitap, yazar
ve yayıncılık üçgeninin geçmişten geleceğe uzanan içyüzüne yakından ve
ayrıntılı olarak bakmak gerekir.
Tarih, yazının icadı ile başlamıştır. Gerçi yazıdan
önce de insan toplulukları arasında pek olay yaşanmıştır ama bunlar gerek
tablet ve gerekse hiyerogliflerle( Resim yazı) kayda geçirilmediği için yazı
öncesi karanlık çağların bilinmezlerinde eriyip gitmişler, belki efsanelerle
sonraki asırlara miras kalabilmişlerdir. Bu meyanda Sümer ve Hititlerin
yüzlerce yıllık, Mısır Firavunlarının ise binlerce yıllık tarihleri gün ışığına
çıkabilmiştir. Kutsal metinler vahyedildikleri bölgenin yazısıyla kitap haline
getirilmiş, kimilerinin akıl almaz bir bilim dışılıkla yok saydığı Orta Asya
Türk Tarihi’nin sıra dışı olayları, Orhun Yazıtları sayesinde bilinir olmuştur.
Zamanla hayvan derisinden papirüs tabakalarına kadar
çok çeşitli malzemeler üzerinde boy gösteren bu büyülü şekiller, Çinliler
tarafından keşfi; zamanımıza kadar fenomen yazı uygarlığının doğuşunu
hazırlamıştır. Çünkü kâğıdın hem üzerinde çok kolay yazılabilir bir malzeme
olması ki, ben de şu anda bunu yapıyorum, hem de katlanabilmesi, cilt haline
getirilebilmesi ve nispeten çok daha az yer kaplaması nedeniyle yazılı
uygarlığın patlama yapmasına, elle, göz nuru akıtılarak yazılmasına rağmen yüz
binlerce el yazmasının kütüphaneleri doldurmasına yol açmıştır. Özellikle 8-9
ve 10.Yüzyıllarda bu konuda atak yapan İslam Dünyasında Bağdat ve Kurtuba
Kütüphaneleri bir milyona ulaşan yazma eserle büyük bir ün kazanmışlar ve
dünyanın dört bir yanından gelen araştırmacıların başta gelen uğrak yeri
olmuşlardır. Hatta Avrupa’da Rönesansın bu suretle başladığı kabul edilir.
Ancak bu parlak dönem İspanyol ve Moğol kâbuslarıyla sona ermiş, o muhteşem
kütüphaneler elleri asla titremeyenlerin attığı meşalelerle küle dönmüştür. Bu
acıklı yıkım İslam Dünyasındaki bilimsel gelişmelerin köküne kibrit suyu
dökmüş, aydınlıkla karanlığı ikiye bölen giyotin gibi çalışmıştır. Tabii bu
neticede başta İmami Gazali olmak üzere nakli kesinkes öne koyup, akli
kötüleyen alimlerin de rolü büyük olmuştur. Buna karşılık Avrupa’da tersi bir
gelişme yaşanmaya başlanmış, kilisenin boğucu baskısından yavaş yavaş
kurtulmaya başlaya düşünce sahipleri Rönensasa giden yolun taşlarını döşeyen
araştırmalar yapmaya, kitaplar yazmaya başlamışlardır.
Batı Dünyasında kitapların öncülük ettiği bilimsel
gelişmelerin esas dayanağı matbaanın icadı olmuştur. Bu icatla birlikte vücuda
getirilmesi çok zahmetli ve pahalı olan kitaplar büyük bir kolaylıkla ve kütle
halinde basılarak geniş kitlelere dağıtılır olmuştur. Bunların arasında
İncil’in de olması dini öğretiyi ruhban sınıfının tekelinden çıkarmış, rönesansın
başlıca dinamiklerinden biri olan Hristiyanlıkta reform hareketleri
başlamıştır.
Osmanlı ülkesine İbrahim Müteferrika sayesinde
oldukça geç gelen matbaa büyük bir dirençle karşılaşmış ve “Gâvur icadı” ilan
edilerek ülkede yaygınlaşması engellenmeye çalışılmıştır. Tabii bu direnişte
tutucu çevrelerden çok elle yazdıkları kitaplardan önemli bir gelir elde eden
kâtiplerin rolü büyüktür. Yani matbaaya karşı olanların asıl hareket noktası
dini değil ekonomikti.
Ancak yatağını bulan sular nasıl engellenmezse matbaa
çok geçmeden resmi çevrelerde benimsenmiş, Kuran dahil birçok kitap burada
basılmaya başlanmıştır. Bu amaçla Osmanlı Devleti Matbaa-i Amire’yi kurmuştur.
Bununla birlikte Kuran’ın “Oku” emrine rağmen kitabı ve okumayı adeta
yasaklayan gerici çevreler yüzünden Osmanlı’daki okuma yazma oranları ve
basılan kitap sayısı çok düşük kalmıştır.
Cumhuriyetle beraber daha kolay okunan ve yazılan
Latin Alfabesi’ne geçilmesi, antik çağlardan bu yana batılı kaynakların tercüme
edilerek Türkçeye çevrilmesiyle birlikte söz konusu oranlar hızla artmaya
başlamıştır. Bu döneme getirilecek en önemli eleştiri; Latin Alfabesine
geçilmesinin eski yazılı kültürle olan bağımızın birdenbire kesilmesidir.
Halbuki devrim değil, yumuşak bir geçiş tercih edilseydi söz konusu bağlar
bıçak gibi kesilmemiş olurdu. O kadar ki Atatürk’ten sonraki dönemde eski yazı
ile yazılmış bir kitabı evde bulundurmak ağır hapsi gerektiren bir suç haline
gelmişti.
Bu yasakçı düşünce daha sonraki tüm siyasi ve askeri
yönetimler zamanında da devam etmiş, kim kendi iktidarı için zararlı görmüşse o
kitapları yasaklamaktan ve hatta yaktırmaktan çekinmemiştir. Bu tutum bir
ölçüde Bağdat Kütüphanesi’ni yakıp yıkan Hülagü ile kıyaslanabilir. Tüm
bunların tabii bir sonucu olarak kitap dünyada baş tacı edilir ve milli
kütüphaneler milyonlarca kitabı ile öğünürken Türkiye’de çoğu zaman yerlerde
sürünmüştür. Söz gelimi günümüzde dünyada ve ülkemizde kitap okuma oranlarına
bakılırsa bu acı gerçek tüm çıplaklığıyla anlaşılabilir:
Fransa/İngiltere Japonya ABD İspanya
Türkiye
Ülkeler /
Oran
Yüzde Oran 21 14 12 9 0,1
Görüldüğü gibi yüzde 0,1 gibi handiyse yok
denilebilecek bir oranla dünyada 86.sırada gelen Türkiye’nin durumu gerçekten
acıklıdır..Üstelik okunan kitapların büyük bölümü edebiyat veya bilimsel
kitaplar değil kutsal kitap ve Yasin ve Sureler gibi dini kitaplardır. Halbuki
kitabın değeri en çok bulunmadığı, ona kolayca erişilemediği zaman ve
zeminlerde anlaşılır. Günlük Gazetelerimizden birinin yazarına hapishanenin
birinden yazılan mektup bu eksikliği çok güzel bir şekilde anlatmaktadır:
“Bulunduğum hapishanenin
kütüphanesinde bulunan bütün kitapları neredeyse okudum. Bir süredir bu
kitapları yeniden okumak durumunda kalıyorum. Okumaya, bilgiye, eğitime,
öğrenmeye aç bir insanım. Okumak benim
dört duvar arasından dışarıdaki havayı soluyabilmek için tek nefes yolum. Şu
sıralarda bu nefes yolum tıkandı. Kitap açlığı konusunda ismimi ve bu yoldaki
düşüncelerimi dilediğiniz gibi kullanarak yardımcı olmanızı çok rica ediyorum.
Bana yardım eder misiniz?” (1)
Geçenlerde de bir Endüstri meslek lisesi müdürü okul
kütüphanesini kapatarak kitapları depoya kaldırmış ve mekanı mescit yapmıştı.
Belki okul binasında mescit olacak başka yerler de vardı ama müdürün bol bol
kitap okuyarak kendisini sorgulayacak öğrenci bireyler istemediği kesindir. Zaten
sittin sene okumaya araştırmaya değil, verilen bir ders kitabını veya
öğretmenin yazdırdıklarını ezberlemeye dayanan bir sistem fazla kitabı ne
yapsın?
Böyle bir “Manzara-i Umumiyede” bizim Cumhuriyetin
Yüzüncü yılında yaptığımız “Süper Kütüphane” ütopyası hiçbir zaman gerçek
olmayacak demektir:
İşte Cumhuriyetin yüzüncü yılına
yakışacak büyük bir kütüphane kurma fikri 2010’ların sonunda filizlenmiş,
nüfusu 20 milyona varan İstanbul’un en merkezi yerlerinden biri olan Haliç
kıyısındaki eski tersane sahasında yer tahsisi yapılmıştı. Bir yandan inşaat
devam ederken, çok büyük bir bütçe ayrılarak yüzbinlerce kitap ve basılı kaynak
satın alınmış, Osmanlı Arşivlerindeki yazma eserlerin buraya nakledilmesine
karar verilmişti. Devasa depolarda istiflenen bu kitaplar yeni kütüphane
binasına taşınıp, tasnif edilerek raflardaki yerini almayı beklerken inşaat da
kısa zamanda tamamlandı.
Yeni kütüphane yalnızca binalardan
oluşmuş bir kompleks değildi. Parkları, havuzlu bahçeleri, kafe, restoran,
sinema ve konferans salonlarıyla adeta bir üniversite gibiydi. Binalar arasında
ulaşımı sağlamak için golf arabalarına benzeyen vasıtalar bile tahsis
edilmişti. İnsanı okuma ve araştırmaya özendiren ortasında fıskiyeli, kış
bahçesi şeklinde düzenlenmiş çok güzel okuma salonları vardı. İstenen bir
kitabın oturduğunuz masaya gelmesi için dakikalar yeterli oluyordu. Kütüphanede
bilim ve teknoloji konulu onbinlerce yerli - yabancı kitap ve dergi yanında,
temel bilimlerden uzay araçlarına kadar görsel malzeme dolu salonlar vardı. Bu
kütüphanede çok rahatlıkla bilimsel araştırma ve Ar- Ge çalışması yapmak
mümkündü.
Cumhuriyetin yüzüncü yıldönümünde
düzenlenen etkinliklerden biri de bu süper kütüphanenin açılışıydı. Bizzat
cumhurbaşkanının da iştirak ettiği büyük bir törenle açılan bu görkemli
kütüphaneye tarihi bir ad verilmişti: Dersaadet Kütüphanesi..
Dersaadet Kütüphanesi takip eden
yıllarda dünyadaki rakipleriyle yarış eder bir hale geldi. Sahip olduğu kitap
hazinesi bir milyondan on milyona çıkmıştı. (2)
21.Yüzyılın ikinci on yılını da bitirirken Türkiye’de
değişen fazla bir şey yoktur. Hatta kitap sahibi olma ve kitap okuma oranları
en diplerde seyretmektedir. Liselerde kütüphaneler kapatılarak başka amaçlarla
kullanılmakta, kağıt zamlarını bahane eden yayıncılar tanınmış imzalar
haricinde kitap basmamaktadır. Başlangıçta okuma oranlarını çıldırtacağı
zannedilen e- kitaplar da pek işe yaramamıştır. Milyonlarca insanın cep
telefonu, tablet ve dizüstü bilgisayar göz önüne alındığında veba bulaşmış gibi
klasik kitaplardan kaçanların E kitap okuyacağı sanıldı. Hatta e- kitap
cirolarının milyonları bulacağı, yayınevi ve yazarların ihya olacağı öngörüleri
yapıldı. Ancak sonraları belki şaşılarak görüldü ki hiçbir şey değişmemiş…Kâğıttan
kitap sayfalarını çevirmeye üşenenler aynı şeyi e- kitaplara da yaptılar. Bunun
sonucu olarak da e- kitap ciroları çok sınırlı kaldı. Beklenen patlama bir
türlü gerçekleşmedi. Bu durum yalnız Türkiye’ye özgü de değildi. Bütün dünyada
aşağı yukarı böyle oldu.Sanıldığı gibi E kitap geleneksel kitabın yerini
alamadı. Okuyucuların büyük ekseriyeti
elleriyle dokunabileceği, sayfalarına işaret ya da ayraç koyabileceği
bildiğimiz kitabı tercih etti.
Bu durumun kâğıdın hammaddesi ormanların tahribatını
devam ettireceği ileri sürülebilir ama kâğıt üretiminde geri dönüşüm malzemeler
daha fazla oranda kullanılmakta ve giderek daha az odun gerektiren üretim
yöntemleri geliştirilmektedir. Belki de önümüzdeki on yıllarda kâğıt; odun
yerine başka bir maddeden imal edilecek ve kitabın özündeki tek olumsuzluk da
ortadan kalkmış olacaktır.
Sanal gerçekliğin yayılarak ilerleyeceği, bilgisayar
teknolojilerinin, yapay zekânın akıl almaz merhaleler kaydedeceği 21.Yüzyılın
gelecek on yıllarında insanı tamamen kuşatıp esir edecek sanal ortamlar,
hologramlar, eğlence türlerindeki sınırsızlığın bile aşılması ( Uyurken kafaya
takılacak bir cihazla ısmarlama rüyalar görülebilecektir.Bu durumda kim uyanıp
da kitap okumak ister?) durumunda bizim
kâğıttan yapılmış gariban kitabın tamamen yok olacağı söylenebilir mi? Bizce
hayır..Nasıl ki sinema ve TV faktörü tiyatroyu yok edememişse her elimize
aldığımızda sıcaklığını hissettiğimiz, sayfalarını çevirirken geçmişten tatlı
anılar duyumsadığımız kitap da yok olmayacaktır. Bu meyanda ünlü gelecek
bilimci Michio Kaku’nun kitabında yazdığı gibi teknoloji kitabı sarsacak ancak
yok edemiyecek,
Ya da ünlü
bilim kurgu yazarlarından birinin betimlediği “Geleceğin Hülâgüları” distopyası
hiçbir zaman gerçek olmayacaktır:
“Şimdilerde bile herhangi bir kitap
veya yazılı metin bulsalar hemen imha ediyorlar” dedi kız. ”Şiir ve Sanat
Bakanlığı’nın başlıca bürolarından biri Kitap Konumlandırma Ofisi’dir. Bu
birimin görevi kitapların yerini tespit edip onlara el koymak ve inşaat
malzemesine dönüştürülmek üzere ezilip adeta püre haline getirilecekleri
fabrikalara göndermektir. Tam olarak ifade etmek gerekirse, izolasyon malzemesi
yapılıyorlar. Eski kitaplar için pürelik tabiri kullanıyoruz. O birimde çalışan
bir kadın Dovza’da daha fazla pürelik kalmadığı gerekçesiyle kendisini başka
bir büroya tayin ettiklerinden bahsetmişti. Dediğine göre Dovza temizlenmiş.
Arındırılmış. (4)
C.KİTAPLARI
VAR EDENLER: YAZARLAR
Kaligrafiye çok uygun yapısı
nedeniyle Arap harflerini bir tablo güzelliğinde yazmanın ismi olan Hüsn-ü Hat,
Osmanlı Toplumu’nda büyük bir gelişme gösterdi. Özellikle Kuran ayetleri ve
duaları işleyen hatları yazanlara Hattat deniyordu. Celi, sülüs, nesih, rikâ
gibi yazma stilleri olan Hüsn-ü Hat sanatında büyük hattatlar yetişti. Şeyh
Hamdullah, Hafız Osman, Mustafa Rakım Efendi, Ebuziya Tevfik ve Hamit Aytaç
gibi üstadlar bu işi para kazanmaktan ziyade sevap kazanmak ve “Devlet ricalinin teveccühüne mazhar olmak “
için yapmış olsalar da, gerek sağlığında ve gerekse vefatlarından sonra,
eserleri büyük paralarla alınıp satılır oldu.
Devrin büyük hattatlarından biri Üsküdar’dan Sirkeci’ye
kayıkla geçmiş. Ancak yolculuk sonunda para kesesini yanına almadığını fark
etmiş.Baktı ki kayıkçı ücreti isteyecek, hemen heybesinden bir kâğıt çıkarıp,
en güzel hatlarından birini çizip durumu anlatmış ve kayıkçıya vermiş.Kayıkçı:
“Canın sağolsun beybaba..Bir daha ki seferde verirsin” diyerek değerini
bilmediği hattı almak istememiş.Ancak
ünlü hattatın ısrarı karşısında alıp kayığında bir yere koymuş.
Üsküdar’a dönerken bu hattı gören meraklı bir zengin, kime ait olduğunu hemen
anlamış ve tam beş altın vererek kayıkçıdan satın almış. Başına devlet kuşu
konan kayıkçı ünlü hattatımızın tekrar gelişini gözleyedursun en güzel
geleneksel sanatlarımızdan olan hata olan ilgi günümüze kadar devam etmiştir.
Matbaanın gelişine sanıldığı gibi
yobazlardan çok onları öne süren el yazması eser sahipleri ve onları elle
yazarak çoğaltanlarla bu işi meslek edinen kâtipler sınıfı itiraz etmiştir.
“İstemezük” sesleri matbaanın Dersaadet’e gelişini bir süre ertelese de İbrahim
Müteferrika’nın gayretleriyle ilk matbaa “Matbaa-ı Amire “ ismiyle payıtahtta
tesis edilmiştir. Bu matbaada çok uzun bir süre Kuran-ı Kerim ve devlete ait
resmi kitaplar basılmış, özel matbaaların çoğalıp, Osmanlı yazarlarının
eserlerinin basılabilmesi için 19.Yüzyılın ortalarını beklemek gerekmiştir.
Anılan matbaada ilk basılan kitap bir sözlük olup “Vankulu Lügatı” adını
taşıyordu. Hattatlık yanı güzel yazı bu dönemde de önemini korumakla beraber
ilk büyük edebiyatçılar birbiri ardında ortaya çıkmış, günümüzde klasik kabul
edilen edebi eserleri yazmışlardır.
Yazarların hattatlardan farklı
olarak tanınması, şöhret kazanması, kalemiyle hayatını kazanması yazarların çok
kıt olduğu bu dönemde de geçerlidir. Büyük tanınan yazarların çoğunluğu ya
aileden zengindir. Ya da siyasi otorite tarafından korunmaktadır veya basın-
yayın organı mezunudur. Bu kategorinin dışında olanlar Ömer Seyfettin gibi şöhretli
bir hikâyeci olsalar da vefat ettiklerinde naaşlarının kadavra olarak
kullanılması ihtimali olabilir.
Cumhuriyetle birlikte bu tablo çok
fazla değişmez. Zamanın siyasi otoritesine yakın yazarlar her defasında ön
plandadır. Biraz dışarıda duranlar veya başka bir deyişle aykırı olanlar Mehmet
Akif veya Nazım Hikmet gibi şiir devleri olsalar bile ülkede fazla barınamaz
yurt dışına kaçarlar. Cumhuriyet yazarının bu kaderi ne yazık ki hiçbir dönemde
değişmez. Ne kadar parlak ve yetenekli bir yazar olursanız olun, birileri
tarafından korunup kollanmıyorsanız, unutulmuşluğa terk edilir gidersiniz.
Mesela akademisyen olduğu halde Ahmet Hamdi Tanpınar gibi vefatından çok sonra dünya
çapında olur, ya da Nahit Sırrı Örik gibi vefatından yarım yüzyıl sonra gün ışığına
çıkarsınız.
21.Yüzyılın ilk çeyreğinde
yazarların pür hali melali aynı minvalde sürüp gidiyor. Türk edebiyatı, Orhan
Pamuk’la Nobel Edebiyat Ödülü kazanıp, Yaşar Kemal gibi en az 2-3 nobele lâyık
yazarlar yetişmesine rağmen hâlâ belini doğrultabilmiş değil. Önceki iki
yüzyılda olduğu gibi korunup kollananlar parsayı toplarken, geride kalan herkes
boğaz tokluğuna bile yazamama perişanlığı içindedirler. Türkiye’de kâğıt
fabrikalarının kapanması bu maddeyi altın kadar değerli bir hale getirirken,
yayınevleri yeni yazarlara şans tanımayı kitap başına binlerce lira alarak
yapmakta, aksi halde yüzüne dahi bakmamaktadır.
Bu döneme damga vuran değişik bir
olguda furya yayıncılar ve furya yazarlar…Bazen isimsiz bir yazarın imzasıyla
yüz bin baskı falan diye bol bol tanıtım ve raklam kampanyalarıyla tek bir
kitap – Metal Fırtına gibi – ya da kimin ne amaçla – Çok para kazanmak olabilir
mi? Bu kadar az kitap okunan bir ülkede?..- kurduğu meçhul bir yayınevinin peş
peşe çıkardığı cilt cilt kitaplar ya da internette yazmaya başlayıp kitaba
terfi edenlerin yazdığı acılı / acısız aşk meşk romanları…Kuşkusuz edebi yönden
epeyce alt düzeyde olan bu furyalar saman alevi gibi parlayıp sönse de mağdur
olanlar değişmiyor: Eserlerini ilmik ilmik dokuyup, kaliteden ödün vermeyen isimli- isimsiz yazarlar…
Dünyanın çok gelişmiş birçok
ülkesinde de buna benzer gelişmeler olduğunu duyuyoruz. Edebi düzeyi
tartışılmayan birçok değerli eser sahibi bilmem kaç yayınevi dolaştıktan sonra
bu eserini yayınlatabilmiş. Basın ve yayın dünyasını elinde tutan belli
tekeller kimi göklere çıkaracaklarını iyi biliyorlar diyerek önümüzdeki on
yıllarda yazarlığın geleceğine bir göz atalım: E - kitapların ve her türlü
elektronik yayıncılığın kitabı yok edemediğini başlangıçta gördük. Bu meyanda
gerek geleneksel ortamlarda, gerekse dijital ortamlarda “Yazarsız” olamayacağı
açıktır. Hangi tür metin olursa olsun, taştan tabletlere yazı kazıyan ilkçağ
yazarları gibi vazgeçilmez olacaklardır.
Belki yapay zekâ çok gelişip de,
“Derin öğrenen makinalar” her şeye sentetik burnunu sokmaya başlarsa, yeni bir
“İnsan olmayan yazar türü” ortaya çıkabilir. Şiir dahil her edebi türü
belleklerinde yoğurup okuyucuya sunabilirler. Hatta onlardan ısmarlama öyküler,
romanlar yazması bile istenebilir. Belki de tüm anlatım şekillerini, en usta
yazarların yazı stillerini analiz ederek üst düzeyde eserler ortaya
koyabilirler.
Ancak her şeye rağmen duygudan
yoksun olacaklarından insanın yüreğine dokunan mısralar veya satırlar yazamayacaklardır.
Bu bakımdan yarınlarımızda Güneş Sistemi ya da derin uzayda seyahat eden uzay
gemilerinin mürettebatı uykuya çekilmeden önce yapay zekânın değil, duyguları
olan gerçek yazarların yazdığı kitapları okuyacaklardır.
D.
VAZGEÇİLMEZ SACAYAĞI: YAYINCILAR
İlk yazma kitaplar tarihin sahnesine
çıktıklarında kitabı elle yazıp çoğaltanlar aynı zamanda bu kitabın
yayıncısıydı. Yani kitapları elle yazıyor ve para kazanmak için satışını da
gerçekleştiriyordu. İrili ufaklı hükümdarlar da yazarlara kitap ısmarlayarak
bir tür yayıncı oldular. Bu kitapları daha sonra satsalar da bugünkü anlamda
bir yayıncılıktan bahsedemeyiz.
Matbaanın icadı ve kitle halinde
kitap basılmasıyla beraber yayıncılığın da patlama yaptığı sanılabilir. Oysa
19.Yüzyıla kadar modern anlamda yayıncılar pek olmadı. Matbaa sistemleri çok
pahalı ve çalışma sistemleri zor olduğu için daha çok devletler kitap
bastırıyordu ve takdir edilebilir ki pek ticari bir amacı yoktu.
19.Yüzyılda özel matbaalar çoğalmaya
başlayınca yayıncılık bir meslek olarak ortaya çıktı. Artık her konuda kitap
basmaya başlayan özel yayınevleri her defasında olmasa bile kalite ile para
kazanma, yeni eserler ve yazarlara açık olma ile satabilme dengesini hep kendi
ticari çıkarları yönünde kullandılar. Belki de kültür ve sanatın yerlerde
süründüğü bizim gibi ülkelerde ayakta kalabilmenin temel şartlarından en
önemlisi buydu. Tabiatıyla bu yerleşmiş yayın politikalarından en çok
yararlananlar bir şekilde tanınmış veya güçlü desteklere sahip yazarlar oldu.
Ara sıra bıkıp usanmadan yayınevi kapılarını aşındırıp, sonunda eserini kabul
ettiren bazı yetenekli yazarlar da sonra çok ünlülerden oldular. Ancak
yayıncılığın bu kayırmacı yayın politikası hiç değişmedi.
Batı dünyasında Penguen Books,
Random House, Macmıllan Books, Harper Collins, Bonnier, Shueisha İnc. gibi
yayınevleri dünya çapında reklam kampanyalarıyla kitap başına yüz binler ve
hatta milyonları aşan baskılar yaptılar. Halen bu etkinlikleri devam etmekte
olup, Amazon.Com gibi dünya çapında e- satış mağazaları vasıtasıyla
yerküremizin her tarafına erişmektedirler. Tabatıyla bunda İngilizce’nin yaygınlığı
ve hatta dünya dili olmasının da payı büyüktür. Başka bir dilde ne kadar büyük
bütçe ayırırsanız ayırın, bir kitabın aynı rakamları yakalaması imkansızdır.
Dev nufüslarıyla Çin veya Hindistan’ı ayrı tutmak gerekir ama Japonya ve Güney
Kore hariç, Uzak Doğu ve Güney Asya’da kitap okuma oranlarının henüz düşük
olduğunu biliyoruz. Bu bakımdan dünyanın her yerinde herhangi bir kitabın
Amerika veya İngiltere’de basılması büyük önem taşır. Batıdaki bu
satış-pazarlama avantajları pek çok sayıda yazarın kitap dünyasına girişini
sağladı mı, hayır…Hemen her yerde olduğu gibi kapitalist kuralların geçerli
olduğu yayın dünyasında da “En çok satabilenler” çok kitap yazdılar, ünlü
oldular ve büyük paralar kazandılar.
Türkiye gibi kitap okuma hemen her
zaman yerlerde süründüğü ülkelerde de 20.Yüzyıl içinde çok sayıda yayınevi
açıldı. Uzun bir süredir varlığını sürdüren Remzi Kitabevi yanında, Yapı Kredi
Kültür Yayınları, İş Bankası Kültür Yayınları, Cem Yayınları, Doğan yayınları
ve Timaş onlarca yılı geride bıraktılar. Bunlara daha sonra Kapı Yayınları,
BKY, Ayrıntı Yayınları, İletişim Yayınları, Destek Yayınları gibi büyük
yayınevleri eklendi. Şu bir gerçektir ki
her zaman işin kaymağını birkaç büyük yazar yedi. Hatta Orhan Kemal ve Yaşar
Kemal gibi çok satan yazarlar bile çok sonraları ünlü olup, kitaplarından para
kazanmaya başladılar. Nobel sahibi romancımız Orhan Pamuk ise aileden zengin
olmanın avantajıyla pek böyle sıkıntılar çekmedi. Eserleri her zaman anında
basıldı, dağıtıldı, yabancı dillere çevrildi, kendisi ünlü oldu ve büyük
paralar kazandı. Ancak bu başarılarını aynen Elif Şafak gibi sözde Ermeni
soykırımını yazıp söylemesine de bağlayanlar çok oldu.
21.Yüzyılın iki on yılında da pek
değişen bir şey olmadı. Akıllı telefonda arkası yarın öykü ve hatta roman yazma
amacıyla servise konulan dünya çapında Whatpad uygulaması “Global Yayıncılık
Forumu” iddiasıyla tam 70 milyon takipçiye ulaştı. Sistemde tam 500 milyon öykü
paylaşıldığı söylendi. Bu öykü ve romanları yazanlar daha sonra kitaba terfi
edip, büyük kampanya ve reklamlarla binlerce basılan kitaplarıyla ortaya
çıktılar ama ne yazık ki edebi değerleri sıfırın biraz üzerinde oldu.
Başlangıçta zikrettiğimiz gibi E-kitabın egemenliği öngörüsü gerçekleşmedi.
Zaten E-kitap yayıncıları da bildiğimiz yayınevleri oldu. Bilmem hangi akla
hizmetle yazarlara kendi E-kitabını yayınlama izni verilmedi. Yani yazarlar
herhangi bir yayınevi ile anlaşmadan E kitap çıkaramıyorlar. Sonuçta her şey
yayınevleri ve ünlü yazarların çıkarlarına göre düzenlenmiş. Adam bildiğimiz
kâğıttan kitabını yayınlatabilse zaten E kitaba gerek kalmayacak ama belki de
ilgili yasal düzenlemeyi hazırlayanlar belki de yayıncılar…
Son dönemde yayın dünyamızda başka ilginç gelişmeler
olmuyor değil. Bunca sermayeyi nereden bulduğu bilinmeyen bazı yeni nevzuhur
yayınevleri çoğu roman bol bol kitap yayınlıyor. Yazar isimleri bir ikisi
dışında yepyeni..Belki de müstear isimler.Yani kimin yazdığı şimdilik meçhul.
Siz de bu kervana katılmak isterseniz 2022’ye kadar doluyuz diyorlar. Kitap
dünyamızın zenginleşmesi adına iyi bir gelişme sayılabilir ama bari kitap okuma
oranları artsa… İkinci bir gelişme de para karşılığı, kaliteli kalitesiz ayırt
etmeden ücretle kitap basan ve dağıtan yayınevleri. Tabiatıyla adını bir
kitabın üzerinde görmek isteyen hevesliler istenen para ne olursa olsun
çalakalem hazırladıkları dosyaları kitap haline getiriyorlar. Bu “Yazarlar”
genelde tek kitapla kalıyor . Hevesi geçti mi ikinciyi bekle de gelsin..Herr
şeye rağmen kitap yayınlatmanın aslanın ağzında olduğu bu zamanda, çok da fena
bir gelişme değil. Gerçekten iyi yazan, kaliteli kalem sahipleri dışından
tırnağından arttırarak, buralardan da üste para vererek kitap çıkarır.
21.Yüzyılın ilerdeki on yıllarında teknolojideki
alabildiğine gelişme karşısında elbette ki bazı gelişme ve değişiklikler
olacaktır.Zira değişmeyen tek şey değişimdir.Bu meyanda yayıncılığın yeni baskı
ve düzenleme teknikleriyle çok daha kolaylaşması, E dağıtım kanallarının son
derecede gelişmesiyle daha çok satış; gittikçe bulunması zorlaşan ve pahalılanan
kâğıdın yerini alacak yeni bir malzeme ile kitapların çok daha ucuzlaması ve
okur sayısının katlanarak artması mümkün olacaktır. Sanal gerçeklik, artırılmış
gerçeklik, üç boyutlu hologram görüntüleme, yapay zekâ (Yeni editörünüz yapay
zekâ! ) robotik ( Çocuklara kitap okuyan sevimli bir arkadaş!) gibi yeni
teknolojilerle kitap yayınlamak ve kitabı sevdirmek, hayatı kolaylaştırmak
adına büyük bir ivme kazanabilecektir. Artık bir çok işi yapay zekâ ve
robotların yapması nedeniyle insanların boş zamanı çok daha fazla artacağından
bu boş zamanlarını kitap okuyarak doldurabilirler.
Yüzyılın ortasından sonra devreye girecek süper
teknoloji ve Endüstri 5.0 uygulamalarıyla yayıncılığın nasıl bir manzara
alacağı şimdilik belli değilse de insanoğlunun duyguları ve merak dürtüsü
kitaplar ve onları vücuda getirenlerden biri olan yayıncıları da hep var
edecektir.
E. SONUÇ
Dünya uygarlığının gelmiş geçmiş en önemli
buluşlarından biri olan ve Yaratıcının buyruklarıyla yüceltilmiş olan kitabın
bu gezegende insanlar yaşadıkça varolacağını, duyguları olan insanoğlunun
yazmayı ve okumayı bırakmayacağını, bu ikisi varoldukça da yayıncıların da her
zaman sahnede bulunacağını kesinlikle söyleyebiliriz.
Peki, tekillik denen olgunun gerçekleşmesiyle her şey;
ya yapay zekânın ve onunla donatılan robotların eline geçerse? Yahutta
geleceğin muhtemel Dijital Hülagüları, “Her şey nasılsa bilmem kaç zeta baytlık
belleğimizde var” diye kütüphane ve kitapları toptan yok etmeye mi kalkarsa?
Bereket Asimov’un bilim literatürüne getirdiği “Üç
robot kuralı” var: “İnsana zarar verme. Dolayısıyla da kitaplarına dokunma!”
Ancak biz bu uzak gelecekten önce, insanımızı nasıl
okumaya ikna edebiliriz üzerinde çok düşünmemiz gerekiyor. Eğer bu yurdun
insanları en az bir İspanya kadar okumaya başlarsa bu kesinlikle kitap-yazar-
yayınevi üçlüsünün kurtuluşu olacaktır.
Yazılı kültüre geçmeden dijital kültürle tanışan,
günler geceler boyu, boyun ağrısı pahasına akıllı cep telefonlarından başını
kaldırmayan bir nesli kitaba kazandırmak çok zor olsa da, eğer geleceğimizi
düşünüyorsak mutlaka bunu başarmak zorundayız. Onları yoksa çevrelerinden bile
soyutlayan sınırsız eğlence teknolojilerine kaptırarak ebediyen kaybedeceğiz.
DİPNOTLAR:
(1) Emin Çölaşan, Derin Yorum Köşesi, Sözcü Gazetesi,
17.10.2019
(2) Mustafa Semih Arıcı, Türkiye Meydan Okuyor-Cumhuriyetin
İkinci Yüzyılı, sh.61-62, Cinius Yayınları, İstanbul 2017
(3) Michio Kaku, Geleceğin Fiziği, Sh.56, ODYÜ
Yayıncılık, Ankara 2016
(4) Ursula K.Le Guin, Anlatış, Sh.31, İthaki
Yayınları, İstanbul 2017
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder