Sayfalar

18 Kasım 2019 Pazartesi

İLK ÇAĞDAN 21.YÜZYILA KİTAPLAR, YAZARLAR VE YAYINCILIK


        

            ( BOOKS, WRİTERS AND PUBLİSHİNG  FROM THE FİRST ERA TO 21 ST CENTURY)
         

           Mustafa Semih Arıcı, Gelecek bilimci, Araştırmacı-Yazar

             ABSTRACT:

            We tried to be positive on this article in which the adventure of the trio of the book, writer and publisher, from the early ages to the next decade of the 21st century was investigated.

If people keep thinking and expressing their feelings freely, writers will always write and books will always exist, even at the end of our century when almost everything is left to the initiative of the artificial intelligence.

We wish to provide useful information to our readers on this subject which has very few reviews in the literature.

             ÖZET:  Et ve tırnak gibi birbirine bağımlı olan kitap-yazar- yayıncı üçlüsünün ilk çağlardan bu yana geçirdiği evrimi incelediğimiz bu çalışmamızda önce kitabın tarihler boyu devam eden serüvenini ele alarak, E kitap denen olgu ile başlayan ve giderek daha da derinleşecek dijital devrimde başına neler gelebileceğini irdelemeye çalıştık.

            Yazarlara geçince öykü daha da karmaşıklaştı ve bu kaotik yapı içerisinde yazarların giderek daha fazla irtifa kaybettiğini, daha çok ezildiğini gördük. Yazan birisi olmadan kitap olamayacağı bir gerçek olmasına rağmen yazarlar; renk renk, cilt cilt, zaman zaman da oldukça pahalıya satılan kitaplar ve dünyada ve ülkemizdeki devasa yayınevleri yanında hemen her zaman “En alttakiler” oldular. Gerçi kitapları onlarca baskı yapıp, yüz binlerce satan veya Nobel alan yazarlar her zaman edebiyatın yıldızları olup şöhret ve çok para kazandılar ama kitaplar yoluyla bilginin tabana yayılmasını sağlayamadılar.

            Daha önceleri devlet veya güç odakları başlıca yayıncılar iken, 19.Yüzyıldan itibaren çoğalmaya başlayan yayıncılık her zaman çok kâr getiren bir meslek olmadı. Ancak serbest piyasa ekonomisinde sacayağının olmazsa olmaz bir unsuru oldular. Bu nedenle 21.Yüzyılın gelecek on yıllarında yapay zekâ gibi teknolojik dönüştürücülerden belki de en az onlar etkilenecek.


A.GİRİŞ:  Tam anlamıyla bir teknoloji çağı olarak tanımlanan 21.Yüzyılda yeni uygarlığın dijital temelli gelişimine bağlı olarak, yazılı ve basılı kaynakların giderek önemini yitireceği, bu meyanda kitaplar ve dergi, gazete gibi süreli yayınların sayısallaşarak, çeşitli teknolojik arayüzlerle okunabilir hale geleceği geçtiğimiz yüzyılın en çok öne sürülen öngörülerinden biriydi. Hatta en önce geleneksel kitap kavramının silineceği, kitapların e- kitap haline geleceği, dergi ve gazetelerin biraz gecikerek de olsa aynı akıbete uğrayacağı reddedilmez bir gerçeklik olarak yazılmış çizilmişti.

Ancak 20.Yüzyıl bitip de, yeni yüzyılın ikinci on yılı da geride kalmaya başlayınca bu saptamanın çok fazla doğru olmadığı anlaşıldı. Acaba ileri nanoteknoloji, makine öğrenmesi,  kuantum ve DNA bilgisayarların yavaş yavaş arzı endam etmeye başlayacağı gelecek on yıllarda kitabın ezeli krallığı sürebilecek mi?

İşte bunu yeterince irdeleyebilmek için kitap, yazar ve yayıncılık üçgeninin geçmişten geleceğe uzanan içyüzüne yakından ve ayrıntılı olarak bakmak gerekir.

 B. TARİHİ BAŞLATAN YAZI VE SÜRDÜREN KİTAPLAR:

Tarih, yazının icadı ile başlamıştır. Gerçi yazıdan önce de insan toplulukları arasında pek olay yaşanmıştır ama bunlar gerek tablet ve gerekse hiyerogliflerle( Resim yazı) kayda geçirilmediği için yazı öncesi karanlık çağların bilinmezlerinde eriyip gitmişler, belki efsanelerle sonraki asırlara miras kalabilmişlerdir. Bu meyanda Sümer ve Hititlerin yüzlerce yıllık, Mısır Firavunlarının ise binlerce yıllık tarihleri gün ışığına çıkabilmiştir. Kutsal metinler vahyedildikleri bölgenin yazısıyla kitap haline getirilmiş, kimilerinin akıl almaz bir bilim dışılıkla yok saydığı Orta Asya Türk Tarihi’nin sıra dışı olayları, Orhun Yazıtları sayesinde bilinir olmuştur.

Zamanla hayvan derisinden papirüs tabakalarına kadar çok çeşitli malzemeler üzerinde boy gösteren bu büyülü şekiller, Çinliler tarafından keşfi; zamanımıza kadar fenomen yazı uygarlığının doğuşunu hazırlamıştır. Çünkü kâğıdın hem üzerinde çok kolay yazılabilir bir malzeme olması ki, ben de şu anda bunu yapıyorum, hem de katlanabilmesi, cilt haline getirilebilmesi ve nispeten çok daha az yer kaplaması nedeniyle yazılı uygarlığın patlama yapmasına, elle, göz nuru akıtılarak yazılmasına rağmen yüz binlerce el yazmasının kütüphaneleri doldurmasına yol açmıştır. Özellikle 8-9 ve 10.Yüzyıllarda bu konuda atak yapan İslam Dünyasında Bağdat ve Kurtuba Kütüphaneleri bir milyona ulaşan yazma eserle büyük bir ün kazanmışlar ve dünyanın dört bir yanından gelen araştırmacıların başta gelen uğrak yeri olmuşlardır. Hatta Avrupa’da Rönesansın bu suretle başladığı kabul edilir. Ancak bu parlak dönem İspanyol ve Moğol kâbuslarıyla sona ermiş, o muhteşem kütüphaneler elleri asla titremeyenlerin attığı meşalelerle küle dönmüştür. Bu acıklı yıkım İslam Dünyasındaki bilimsel gelişmelerin köküne kibrit suyu dökmüş, aydınlıkla karanlığı ikiye bölen giyotin gibi çalışmıştır. Tabii bu neticede başta İmami Gazali olmak üzere nakli kesinkes öne koyup, akli kötüleyen alimlerin de rolü büyük olmuştur. Buna karşılık Avrupa’da tersi bir gelişme yaşanmaya başlanmış, kilisenin boğucu baskısından yavaş yavaş kurtulmaya başlaya düşünce sahipleri Rönensasa giden yolun taşlarını döşeyen araştırmalar yapmaya, kitaplar yazmaya başlamışlardır.

Batı Dünyasında kitapların öncülük ettiği bilimsel gelişmelerin esas dayanağı matbaanın icadı olmuştur. Bu icatla birlikte vücuda getirilmesi çok zahmetli ve pahalı olan kitaplar büyük bir kolaylıkla ve kütle halinde basılarak geniş kitlelere dağıtılır olmuştur. Bunların arasında İncil’in de olması dini öğretiyi ruhban sınıfının tekelinden çıkarmış, rönesansın başlıca dinamiklerinden biri olan Hristiyanlıkta reform hareketleri başlamıştır.

Osmanlı ülkesine İbrahim Müteferrika sayesinde oldukça geç gelen matbaa büyük bir dirençle karşılaşmış ve “Gâvur icadı” ilan edilerek ülkede yaygınlaşması engellenmeye çalışılmıştır. Tabii bu direnişte tutucu çevrelerden çok elle yazdıkları kitaplardan önemli bir gelir elde eden kâtiplerin rolü büyüktür. Yani matbaaya karşı olanların asıl hareket noktası dini değil ekonomikti.

Ancak yatağını bulan sular nasıl engellenmezse matbaa çok geçmeden resmi çevrelerde benimsenmiş, Kuran dahil birçok kitap burada basılmaya başlanmıştır. Bu amaçla Osmanlı Devleti Matbaa-i Amire’yi kurmuştur. Bununla birlikte Kuran’ın “Oku” emrine rağmen kitabı ve okumayı adeta yasaklayan gerici çevreler yüzünden Osmanlı’daki okuma yazma oranları ve basılan kitap sayısı çok düşük kalmıştır.

Cumhuriyetle beraber daha kolay okunan ve yazılan Latin Alfabesi’ne geçilmesi, antik çağlardan bu yana batılı kaynakların tercüme edilerek Türkçeye çevrilmesiyle birlikte söz konusu oranlar hızla artmaya başlamıştır. Bu döneme getirilecek en önemli eleştiri; Latin Alfabesine geçilmesinin eski yazılı kültürle olan bağımızın birdenbire kesilmesidir. Halbuki devrim değil, yumuşak bir geçiş tercih edilseydi söz konusu bağlar bıçak gibi kesilmemiş olurdu. O kadar ki Atatürk’ten sonraki dönemde eski yazı ile yazılmış bir kitabı evde bulundurmak ağır hapsi gerektiren bir suç haline gelmişti.

Bu yasakçı düşünce daha sonraki tüm siyasi ve askeri yönetimler zamanında da devam etmiş, kim kendi iktidarı için zararlı görmüşse o kitapları yasaklamaktan ve hatta yaktırmaktan çekinmemiştir. Bu tutum bir ölçüde Bağdat Kütüphanesi’ni yakıp yıkan Hülagü ile kıyaslanabilir. Tüm bunların tabii bir sonucu olarak kitap dünyada baş tacı edilir ve milli kütüphaneler milyonlarca kitabı ile öğünürken Türkiye’de çoğu zaman yerlerde sürünmüştür. Söz gelimi günümüzde dünyada ve ülkemizde kitap okuma oranlarına bakılırsa bu acı gerçek tüm çıplaklığıyla anlaşılabilir:

  

                          Fransa/İngiltere  Japonya   ABD    İspanya     Türkiye

Ülkeler / Oran  

Yüzde Oran              21                     14           12           9              0,1

 

Görüldüğü gibi yüzde 0,1 gibi handiyse yok denilebilecek bir oranla dünyada 86.sırada gelen Türkiye’nin durumu gerçekten acıklıdır..Üstelik okunan kitapların büyük bölümü edebiyat veya bilimsel kitaplar değil kutsal kitap ve Yasin ve Sureler gibi dini kitaplardır. Halbuki kitabın değeri en çok bulunmadığı, ona kolayca erişilemediği zaman ve zeminlerde anlaşılır. Günlük Gazetelerimizden birinin yazarına hapishanenin birinden yazılan mektup bu eksikliği çok güzel bir şekilde anlatmaktadır:

 

“Bulunduğum hapishanenin kütüphanesinde bulunan bütün kitapları neredeyse okudum. Bir süredir bu kitapları yeniden okumak durumunda kalıyorum. Okumaya, bilgiye, eğitime, öğrenmeye aç bir insanım.  Okumak benim dört duvar arasından dışarıdaki havayı soluyabilmek için tek nefes yolum. Şu sıralarda bu nefes yolum tıkandı. Kitap açlığı konusunda ismimi ve bu yoldaki düşüncelerimi dilediğiniz gibi kullanarak yardımcı olmanızı çok rica ediyorum. Bana yardım eder misiniz?”  (1)

 

Geçenlerde de bir Endüstri meslek lisesi müdürü okul kütüphanesini kapatarak kitapları depoya kaldırmış ve mekanı mescit yapmıştı. Belki okul binasında mescit olacak başka yerler de vardı ama müdürün bol bol kitap okuyarak kendisini sorgulayacak öğrenci bireyler istemediği kesindir. Zaten sittin sene okumaya araştırmaya değil, verilen bir ders kitabını veya öğretmenin yazdırdıklarını ezberlemeye dayanan bir sistem fazla kitabı ne yapsın?

Böyle bir “Manzara-i Umumiyede” bizim Cumhuriyetin Yüzüncü yılında yaptığımız “Süper Kütüphane” ütopyası hiçbir zaman gerçek olmayacak demektir:


İşte Cumhuriyetin yüzüncü yılına yakışacak büyük bir kütüphane kurma fikri 2010’ların sonunda filizlenmiş, nüfusu 20 milyona varan İstanbul’un en merkezi yerlerinden biri olan Haliç kıyısındaki eski tersane sahasında yer tahsisi yapılmıştı. Bir yandan inşaat devam ederken, çok büyük bir bütçe ayrılarak yüzbinlerce kitap ve basılı kaynak satın alınmış, Osmanlı Arşivlerindeki yazma eserlerin buraya nakledilmesine karar verilmişti. Devasa depolarda istiflenen bu kitaplar yeni kütüphane binasına taşınıp, tasnif edilerek raflardaki yerini almayı beklerken inşaat da kısa zamanda tamamlandı.

Yeni kütüphane yalnızca binalardan oluşmuş bir kompleks değildi. Parkları, havuzlu bahçeleri, kafe, restoran, sinema ve konferans salonlarıyla adeta bir üniversite gibiydi. Binalar arasında ulaşımı sağlamak için golf arabalarına benzeyen vasıtalar bile tahsis edilmişti. İnsanı okuma ve araştırmaya özendiren ortasında fıskiyeli, kış bahçesi şeklinde düzenlenmiş çok güzel okuma salonları vardı. İstenen bir kitabın oturduğunuz masaya gelmesi için dakikalar yeterli oluyordu. Kütüphanede bilim ve teknoloji konulu onbinlerce yerli - yabancı kitap ve dergi yanında, temel bilimlerden uzay araçlarına kadar görsel malzeme dolu salonlar vardı. Bu kütüphanede çok rahatlıkla bilimsel araştırma ve Ar- Ge çalışması yapmak mümkündü.

Cumhuriyetin yüzüncü yıldönümünde düzenlenen etkinliklerden biri de bu süper kütüphanenin açılışıydı. Bizzat cumhurbaşkanının da iştirak ettiği büyük bir törenle açılan bu görkemli kütüphaneye tarihi bir ad verilmişti: Dersaadet Kütüphanesi..

Dersaadet Kütüphanesi takip eden yıllarda dünyadaki rakipleriyle yarış eder bir hale geldi. Sahip olduğu kitap hazinesi bir milyondan on milyona çıkmıştı. (2)

 
21.Yüzyılın ikinci on yılını da bitirirken Türkiye’de değişen fazla bir şey yoktur. Hatta kitap sahibi olma ve kitap okuma oranları en diplerde seyretmektedir. Liselerde kütüphaneler kapatılarak başka amaçlarla kullanılmakta, kağıt zamlarını bahane eden yayıncılar tanınmış imzalar haricinde kitap basmamaktadır. Başlangıçta okuma oranlarını çıldırtacağı zannedilen e- kitaplar da pek işe yaramamıştır. Milyonlarca insanın cep telefonu, tablet ve dizüstü bilgisayar göz önüne alındığında veba bulaşmış gibi klasik kitaplardan kaçanların E kitap okuyacağı sanıldı. Hatta e- kitap cirolarının milyonları bulacağı, yayınevi ve yazarların ihya olacağı öngörüleri yapıldı. Ancak sonraları belki şaşılarak görüldü ki hiçbir şey değişmemiş…Kâğıttan kitap sayfalarını çevirmeye üşenenler aynı şeyi e- kitaplara da yaptılar. Bunun sonucu olarak da e- kitap ciroları çok sınırlı kaldı. Beklenen patlama bir türlü gerçekleşmedi. Bu durum yalnız Türkiye’ye özgü de değildi. Bütün dünyada aşağı yukarı böyle oldu.Sanıldığı gibi E kitap geleneksel kitabın yerini alamadı.  Okuyucuların büyük ekseriyeti elleriyle dokunabileceği, sayfalarına işaret ya da ayraç koyabileceği bildiğimiz kitabı tercih etti.

Bu durumun kâğıdın hammaddesi ormanların tahribatını devam ettireceği ileri sürülebilir ama kâğıt üretiminde geri dönüşüm malzemeler daha fazla oranda kullanılmakta ve giderek daha az odun gerektiren üretim yöntemleri geliştirilmektedir. Belki de önümüzdeki on yıllarda kâğıt; odun yerine başka bir maddeden imal edilecek ve kitabın özündeki tek olumsuzluk da ortadan kalkmış olacaktır.

Sanal gerçekliğin yayılarak ilerleyeceği, bilgisayar teknolojilerinin, yapay zekânın akıl almaz merhaleler kaydedeceği 21.Yüzyılın gelecek on yıllarında insanı tamamen kuşatıp esir edecek sanal ortamlar, hologramlar, eğlence türlerindeki sınırsızlığın bile aşılması ( Uyurken kafaya takılacak bir cihazla ısmarlama rüyalar görülebilecektir.Bu durumda kim uyanıp da kitap okumak ister?)  durumunda bizim kâğıttan yapılmış gariban kitabın tamamen yok olacağı söylenebilir mi? Bizce hayır..Nasıl ki sinema ve TV faktörü tiyatroyu yok edememişse her elimize aldığımızda sıcaklığını hissettiğimiz, sayfalarını çevirirken geçmişten tatlı anılar duyumsadığımız kitap da yok olmayacaktır. Bu meyanda ünlü gelecek bilimci Michio Kaku’nun kitabında yazdığı gibi teknoloji kitabı sarsacak ancak yok edemiyecek,

 Büyük miktarlarda ezber yapmak zorunda olan bir aktör, müzisyen ya da icracı bir sanatçı iseniz, ileride tüm satırları, ya da şarkı sözlerini, notaları son teknoloji kontakt lensinizde göreceksiniz. Telepromptere, hatırlama notlarına ya da kâğıda dökülmüş notlara  (Aynı zamanda kitaplara) ihtiyaç duymayacaksınız. Artık hiçbir şeyi ezberlemek zorunda değilsiniz. (3)

 Ya da ünlü bilim kurgu yazarlarından birinin betimlediği “Geleceğin Hülâgüları” distopyası hiçbir zaman gerçek olmayacaktır:

“Şimdilerde bile herhangi bir kitap veya yazılı metin bulsalar hemen imha ediyorlar” dedi kız. ”Şiir ve Sanat Bakanlığı’nın başlıca bürolarından biri Kitap Konumlandırma Ofisi’dir. Bu birimin görevi kitapların yerini tespit edip onlara el koymak ve inşaat malzemesine dönüştürülmek üzere ezilip adeta püre haline getirilecekleri fabrikalara göndermektir. Tam olarak ifade etmek gerekirse, izolasyon malzemesi yapılıyorlar. Eski kitaplar için pürelik tabiri kullanıyoruz. O birimde çalışan bir kadın Dovza’da daha fazla pürelik kalmadığı gerekçesiyle kendisini başka bir büroya tayin ettiklerinden bahsetmişti. Dediğine göre Dovza temizlenmiş. Arındırılmış. (4)

 
C.KİTAPLARI VAR EDENLER: YAZARLAR

             Çağlar boyunca üzerinde yazı yazılan malzemeler ve yazma usulleri (taş yontucudan bilgisayara)  çok değişti ama yazarlar hep aynı kaldı. Tabletlere yazı kazanlarla, görkemli anıtlara konulan yazıtları bir kuyumcu titizliğiyle taşlara işleme işine “Taş işçiliği” dendi ama bizce düpedüz yazarlıktı. Yalnızca kalem yerine çekiç veya keski kullanılıyordu o kadar. Daha sonraları hayvan derileri ki en kıymetlisi ceylan derisiydi, ve de papirüs kâğıtlar üzerine yazı yazmaya geçilince, yazarların kıymeti azaldı mı çok fazla bilinmez ama henüz icat edilmediği asırlarda kâğıt üzerine yazı çıkarmak toplumun en itibarlı ve kazanç getiren işlerinden biri oldu. Tüm hükümdar ve egemenlerin yazılarını yazan ve okuyan kâtipleri vardı. Bunlara büyük meblağlar ödedikleri kesindir. Öte yandan el yazması eserlerin müellifleri ve onları nüsha nüsha çoğaltanlara içinde bulundukları toplumlar her zaman itibar gösterdiler. Zaten yüzdeye bile vurulamayan okuma yazma oranlarında doğal bir sonuçtu bu.

            Kaligrafiye çok uygun yapısı nedeniyle Arap harflerini bir tablo güzelliğinde yazmanın ismi olan Hüsn-ü Hat, Osmanlı Toplumu’nda büyük bir gelişme gösterdi. Özellikle Kuran ayetleri ve duaları işleyen hatları yazanlara Hattat deniyordu. Celi, sülüs, nesih, rikâ gibi yazma stilleri olan Hüsn-ü Hat sanatında büyük hattatlar yetişti. Şeyh Hamdullah, Hafız Osman, Mustafa Rakım Efendi, Ebuziya Tevfik ve Hamit Aytaç gibi üstadlar bu işi para kazanmaktan ziyade sevap kazanmak ve  “Devlet ricalinin teveccühüne mazhar olmak “ için yapmış olsalar da, gerek sağlığında ve gerekse vefatlarından sonra, eserleri büyük paralarla alınıp satılır oldu.

            Devrin büyük hattatlarından biri Üsküdar’dan Sirkeci’ye kayıkla geçmiş. Ancak yolculuk sonunda para kesesini yanına almadığını fark etmiş.Baktı ki kayıkçı ücreti isteyecek, hemen heybesinden bir kâğıt çıkarıp, en güzel hatlarından birini çizip durumu anlatmış ve kayıkçıya vermiş.Kayıkçı: “Canın sağolsun beybaba..Bir daha ki seferde verirsin” diyerek değerini bilmediği hattı almak istememiş.Ancak  ünlü hattatın ısrarı karşısında alıp kayığında bir yere koymuş. Üsküdar’a dönerken bu hattı gören meraklı bir zengin, kime ait olduğunu hemen anlamış ve tam beş altın vererek kayıkçıdan satın almış. Başına devlet kuşu konan kayıkçı ünlü hattatımızın tekrar gelişini gözleyedursun en güzel geleneksel sanatlarımızdan olan hata olan ilgi günümüze kadar devam etmiştir.

                      Matbaanın gelişine sanıldığı gibi yobazlardan çok onları öne süren el yazması eser sahipleri ve onları elle yazarak çoğaltanlarla bu işi meslek edinen kâtipler sınıfı itiraz etmiştir. “İstemezük” sesleri matbaanın Dersaadet’e gelişini bir süre ertelese de İbrahim Müteferrika’nın gayretleriyle ilk matbaa “Matbaa-ı Amire “ ismiyle payıtahtta tesis edilmiştir. Bu matbaada çok uzun bir süre Kuran-ı Kerim ve devlete ait resmi kitaplar basılmış, özel matbaaların çoğalıp, Osmanlı yazarlarının eserlerinin basılabilmesi için 19.Yüzyılın ortalarını beklemek gerekmiştir. Anılan matbaada ilk basılan kitap bir sözlük olup “Vankulu Lügatı” adını taşıyordu. Hattatlık yanı güzel yazı bu dönemde de önemini korumakla beraber ilk büyük edebiyatçılar birbiri ardında ortaya çıkmış, günümüzde klasik kabul edilen edebi eserleri yazmışlardır.

            Yazarların hattatlardan farklı olarak tanınması, şöhret kazanması, kalemiyle hayatını kazanması yazarların çok kıt olduğu bu dönemde de geçerlidir. Büyük tanınan yazarların çoğunluğu ya aileden zengindir. Ya da siyasi otorite tarafından korunmaktadır veya basın- yayın organı mezunudur. Bu kategorinin dışında olanlar Ömer Seyfettin gibi şöhretli bir hikâyeci olsalar da vefat ettiklerinde naaşlarının kadavra olarak kullanılması ihtimali olabilir.

            Cumhuriyetle birlikte bu tablo çok fazla değişmez. Zamanın siyasi otoritesine yakın yazarlar her defasında ön plandadır. Biraz dışarıda duranlar veya başka bir deyişle aykırı olanlar Mehmet Akif veya Nazım Hikmet gibi şiir devleri olsalar bile ülkede fazla barınamaz yurt dışına kaçarlar. Cumhuriyet yazarının bu kaderi ne yazık ki hiçbir dönemde değişmez. Ne kadar parlak ve yetenekli bir yazar olursanız olun, birileri tarafından korunup kollanmıyorsanız, unutulmuşluğa terk edilir gidersiniz. Mesela akademisyen olduğu halde Ahmet Hamdi Tanpınar gibi vefatından çok sonra dünya çapında olur, ya da Nahit Sırrı Örik gibi vefatından yarım yüzyıl sonra gün ışığına çıkarsınız.

            21.Yüzyılın ilk çeyreğinde yazarların pür hali melali aynı minvalde sürüp gidiyor. Türk edebiyatı, Orhan Pamuk’la Nobel Edebiyat Ödülü kazanıp, Yaşar Kemal gibi en az 2-3 nobele lâyık yazarlar yetişmesine rağmen hâlâ belini doğrultabilmiş değil. Önceki iki yüzyılda olduğu gibi korunup kollananlar parsayı toplarken, geride kalan herkes boğaz tokluğuna bile yazamama perişanlığı içindedirler. Türkiye’de kâğıt fabrikalarının kapanması bu maddeyi altın kadar değerli bir hale getirirken, yayınevleri yeni yazarlara şans tanımayı kitap başına binlerce lira alarak yapmakta, aksi halde yüzüne dahi bakmamaktadır.

            Bu döneme damga vuran değişik bir olguda furya yayıncılar ve furya yazarlar…Bazen isimsiz bir yazarın imzasıyla yüz bin baskı falan diye bol bol tanıtım ve raklam kampanyalarıyla tek bir kitap – Metal Fırtına gibi – ya da kimin ne amaçla – Çok para kazanmak olabilir mi? Bu kadar az kitap okunan bir ülkede?..- kurduğu meçhul bir yayınevinin peş peşe çıkardığı cilt cilt kitaplar ya da internette yazmaya başlayıp kitaba terfi edenlerin yazdığı acılı / acısız aşk meşk romanları…Kuşkusuz edebi yönden epeyce alt düzeyde olan bu furyalar saman alevi gibi parlayıp sönse de mağdur olanlar değişmiyor: Eserlerini ilmik ilmik dokuyup, kaliteden ödün vermeyen  isimli- isimsiz yazarlar…

            Dünyanın çok gelişmiş birçok ülkesinde de buna benzer gelişmeler olduğunu duyuyoruz. Edebi düzeyi tartışılmayan birçok değerli eser sahibi bilmem kaç yayınevi dolaştıktan sonra bu eserini yayınlatabilmiş. Basın ve yayın dünyasını elinde tutan belli tekeller kimi göklere çıkaracaklarını iyi biliyorlar diyerek önümüzdeki on yıllarda yazarlığın geleceğine bir göz atalım: E - kitapların ve her türlü elektronik yayıncılığın kitabı yok edemediğini başlangıçta gördük. Bu meyanda gerek geleneksel ortamlarda, gerekse dijital ortamlarda “Yazarsız” olamayacağı açıktır. Hangi tür metin olursa olsun, taştan tabletlere yazı kazıyan ilkçağ yazarları gibi vazgeçilmez olacaklardır.

            Belki yapay zekâ çok gelişip de, “Derin öğrenen makinalar” her şeye sentetik burnunu sokmaya başlarsa, yeni bir “İnsan olmayan yazar türü” ortaya çıkabilir. Şiir dahil her edebi türü belleklerinde yoğurup okuyucuya sunabilirler. Hatta onlardan ısmarlama öyküler, romanlar yazması bile istenebilir. Belki de tüm anlatım şekillerini, en usta yazarların yazı stillerini analiz ederek üst düzeyde eserler ortaya koyabilirler.

            Ancak her şeye rağmen duygudan yoksun olacaklarından insanın yüreğine dokunan mısralar veya satırlar yazamayacaklardır. Bu bakımdan yarınlarımızda Güneş Sistemi ya da derin uzayda seyahat eden uzay gemilerinin mürettebatı uykuya çekilmeden önce yapay zekânın değil, duyguları olan gerçek yazarların yazdığı kitapları okuyacaklardır.


            D. VAZGEÇİLMEZ SACAYAĞI: YAYINCILAR

            Kitabı meydana getiren sacayaklarından biri de yayıncılıktır. Yayıncı deyince, bir kitabı ticari amaçla yani satıp para kazanmak amacıyla basıp yaya kişi ve kurumlardır. Yani yayıncılıktan söz edilebilmesi için bu işin ticari amaçla yapılması gerekir. Bu meyanda kanunlarla kendisine verilen görevi yerine getirmek için kamu kurumlarının kitap basıp dağıtması yayıncılık faaliyeti sayılmaz.Keza reklam amacıyla da kitap veya broşür basmak da yayıncılık değildir.

            İlk yazma kitaplar tarihin sahnesine çıktıklarında kitabı elle yazıp çoğaltanlar aynı zamanda bu kitabın yayıncısıydı. Yani kitapları elle yazıyor ve para kazanmak için satışını da gerçekleştiriyordu. İrili ufaklı hükümdarlar da yazarlara kitap ısmarlayarak bir tür yayıncı oldular. Bu kitapları daha sonra satsalar da bugünkü anlamda bir yayıncılıktan bahsedemeyiz.

            Matbaanın icadı ve kitle halinde kitap basılmasıyla beraber yayıncılığın da patlama yaptığı sanılabilir. Oysa 19.Yüzyıla kadar modern anlamda yayıncılar pek olmadı. Matbaa sistemleri çok pahalı ve çalışma sistemleri zor olduğu için daha çok devletler kitap bastırıyordu ve takdir edilebilir ki pek ticari bir amacı yoktu.

            19.Yüzyılda özel matbaalar çoğalmaya başlayınca yayıncılık bir meslek olarak ortaya çıktı. Artık her konuda kitap basmaya başlayan özel yayınevleri her defasında olmasa bile kalite ile para kazanma, yeni eserler ve yazarlara açık olma ile satabilme dengesini hep kendi ticari çıkarları yönünde kullandılar. Belki de kültür ve sanatın yerlerde süründüğü bizim gibi ülkelerde ayakta kalabilmenin temel şartlarından en önemlisi buydu. Tabiatıyla bu yerleşmiş yayın politikalarından en çok yararlananlar bir şekilde tanınmış veya güçlü desteklere sahip yazarlar oldu. Ara sıra bıkıp usanmadan yayınevi kapılarını aşındırıp, sonunda eserini kabul ettiren bazı yetenekli yazarlar da sonra çok ünlülerden oldular. Ancak yayıncılığın bu kayırmacı yayın politikası hiç değişmedi.

            Batı dünyasında Penguen Books, Random House, Macmıllan Books, Harper Collins, Bonnier, Shueisha İnc. gibi yayınevleri dünya çapında reklam kampanyalarıyla kitap başına yüz binler ve hatta milyonları aşan baskılar yaptılar. Halen bu etkinlikleri devam etmekte olup, Amazon.Com gibi dünya çapında e- satış mağazaları vasıtasıyla yerküremizin her tarafına erişmektedirler. Tabatıyla bunda İngilizce’nin yaygınlığı ve hatta dünya dili olmasının da payı büyüktür. Başka bir dilde ne kadar büyük bütçe ayırırsanız ayırın, bir kitabın aynı rakamları yakalaması imkansızdır. Dev nufüslarıyla Çin veya Hindistan’ı ayrı tutmak gerekir ama Japonya ve Güney Kore hariç, Uzak Doğu ve Güney Asya’da kitap okuma oranlarının henüz düşük olduğunu biliyoruz. Bu bakımdan dünyanın her yerinde herhangi bir kitabın Amerika veya İngiltere’de basılması büyük önem taşır. Batıdaki bu satış-pazarlama avantajları pek çok sayıda yazarın kitap dünyasına girişini sağladı mı, hayır…Hemen her yerde olduğu gibi kapitalist kuralların geçerli olduğu yayın dünyasında da “En çok satabilenler” çok kitap yazdılar, ünlü oldular ve büyük paralar kazandılar. 

            Türkiye gibi kitap okuma hemen her zaman yerlerde süründüğü ülkelerde de 20.Yüzyıl içinde çok sayıda yayınevi açıldı. Uzun bir süredir varlığını sürdüren Remzi Kitabevi yanında, Yapı Kredi Kültür Yayınları, İş Bankası Kültür Yayınları, Cem Yayınları, Doğan yayınları ve Timaş onlarca yılı geride bıraktılar. Bunlara daha sonra Kapı Yayınları, BKY, Ayrıntı Yayınları, İletişim Yayınları, Destek Yayınları gibi büyük yayınevleri eklendi.  Şu bir gerçektir ki her zaman işin kaymağını birkaç büyük yazar yedi. Hatta Orhan Kemal ve Yaşar Kemal gibi çok satan yazarlar bile çok sonraları ünlü olup, kitaplarından para kazanmaya başladılar. Nobel sahibi romancımız Orhan Pamuk ise aileden zengin olmanın avantajıyla pek böyle sıkıntılar çekmedi. Eserleri her zaman anında basıldı, dağıtıldı, yabancı dillere çevrildi, kendisi ünlü oldu ve büyük paralar kazandı. Ancak bu başarılarını aynen Elif Şafak gibi sözde Ermeni soykırımını yazıp söylemesine de bağlayanlar çok oldu.

            21.Yüzyılın iki on yılında da pek değişen bir şey olmadı. Akıllı telefonda arkası yarın öykü ve hatta roman yazma amacıyla servise konulan dünya çapında Whatpad uygulaması “Global Yayıncılık Forumu” iddiasıyla tam 70 milyon takipçiye ulaştı. Sistemde tam 500 milyon öykü paylaşıldığı söylendi. Bu öykü ve romanları yazanlar daha sonra kitaba terfi edip, büyük kampanya ve reklamlarla binlerce basılan kitaplarıyla ortaya çıktılar ama ne yazık ki edebi değerleri sıfırın biraz üzerinde oldu. Başlangıçta zikrettiğimiz gibi E-kitabın egemenliği öngörüsü gerçekleşmedi. Zaten E-kitap yayıncıları da bildiğimiz yayınevleri oldu. Bilmem hangi akla hizmetle yazarlara kendi E-kitabını yayınlama izni verilmedi. Yani yazarlar herhangi bir yayınevi ile anlaşmadan E kitap çıkaramıyorlar. Sonuçta her şey yayınevleri ve ünlü yazarların çıkarlarına göre düzenlenmiş. Adam bildiğimiz kâğıttan kitabını yayınlatabilse zaten E kitaba gerek kalmayacak ama belki de ilgili yasal düzenlemeyi hazırlayanlar belki de yayıncılar…

Son dönemde yayın dünyamızda başka ilginç gelişmeler olmuyor değil. Bunca sermayeyi nereden bulduğu bilinmeyen bazı yeni nevzuhur yayınevleri çoğu roman bol bol kitap yayınlıyor. Yazar isimleri bir ikisi dışında yepyeni..Belki de müstear isimler.Yani kimin yazdığı şimdilik meçhul. Siz de bu kervana katılmak isterseniz 2022’ye kadar doluyuz diyorlar. Kitap dünyamızın zenginleşmesi adına iyi bir gelişme sayılabilir ama bari kitap okuma oranları artsa… İkinci bir gelişme de para karşılığı, kaliteli kalitesiz ayırt etmeden ücretle kitap basan ve dağıtan yayınevleri. Tabiatıyla adını bir kitabın üzerinde görmek isteyen hevesliler istenen para ne olursa olsun çalakalem hazırladıkları dosyaları kitap haline getiriyorlar. Bu “Yazarlar” genelde tek kitapla kalıyor . Hevesi geçti mi ikinciyi bekle de gelsin..Herr şeye rağmen kitap yayınlatmanın aslanın ağzında olduğu bu zamanda, çok da fena bir gelişme değil. Gerçekten iyi yazan, kaliteli kalem sahipleri dışından tırnağından arttırarak, buralardan da üste para vererek kitap çıkarır.

21.Yüzyılın ilerdeki on yıllarında teknolojideki alabildiğine gelişme karşısında elbette ki bazı gelişme ve değişiklikler olacaktır.Zira değişmeyen tek şey değişimdir.Bu meyanda yayıncılığın yeni baskı ve düzenleme teknikleriyle çok daha kolaylaşması, E dağıtım kanallarının son derecede gelişmesiyle daha çok satış; gittikçe bulunması zorlaşan ve pahalılanan kâğıdın yerini alacak yeni bir malzeme ile kitapların çok daha ucuzlaması ve okur sayısının katlanarak artması mümkün olacaktır. Sanal gerçeklik, artırılmış gerçeklik, üç boyutlu hologram görüntüleme, yapay zekâ (Yeni editörünüz yapay zekâ! ) robotik ( Çocuklara kitap okuyan sevimli bir arkadaş!) gibi yeni teknolojilerle kitap yayınlamak ve kitabı sevdirmek, hayatı kolaylaştırmak adına büyük bir ivme kazanabilecektir. Artık bir çok işi yapay zekâ ve robotların yapması nedeniyle insanların boş zamanı çok daha fazla artacağından bu boş zamanlarını kitap okuyarak doldurabilirler.

Yüzyılın ortasından sonra devreye girecek süper teknoloji ve Endüstri 5.0 uygulamalarıyla yayıncılığın nasıl bir manzara alacağı şimdilik belli değilse de insanoğlunun duyguları ve merak dürtüsü kitaplar ve onları vücuda getirenlerden biri olan yayıncıları da hep var edecektir.

E. SONUÇ

Dünya uygarlığının gelmiş geçmiş en önemli buluşlarından biri olan ve Yaratıcının buyruklarıyla yüceltilmiş olan kitabın bu gezegende insanlar yaşadıkça varolacağını, duyguları olan insanoğlunun yazmayı ve okumayı bırakmayacağını, bu ikisi varoldukça da yayıncıların da her zaman sahnede bulunacağını kesinlikle söyleyebiliriz.

Peki, tekillik denen olgunun gerçekleşmesiyle her şey; ya yapay zekânın ve onunla donatılan robotların eline geçerse? Yahutta geleceğin muhtemel Dijital Hülagüları, “Her şey nasılsa bilmem kaç zeta baytlık belleğimizde var” diye kütüphane ve kitapları toptan yok etmeye mi kalkarsa?

Bereket Asimov’un bilim literatürüne getirdiği “Üç robot kuralı” var: “İnsana zarar verme. Dolayısıyla da kitaplarına dokunma!”

Ancak biz bu uzak gelecekten önce, insanımızı nasıl okumaya ikna edebiliriz üzerinde çok düşünmemiz gerekiyor. Eğer bu yurdun insanları en az bir İspanya kadar okumaya başlarsa bu kesinlikle kitap-yazar- yayınevi üçlüsünün kurtuluşu olacaktır.

Yazılı kültüre geçmeden dijital kültürle tanışan, günler geceler boyu, boyun ağrısı pahasına akıllı cep telefonlarından başını kaldırmayan bir nesli kitaba kazandırmak çok zor olsa da, eğer geleceğimizi düşünüyorsak mutlaka bunu başarmak zorundayız. Onları yoksa çevrelerinden bile soyutlayan sınırsız eğlence teknolojilerine kaptırarak ebediyen kaybedeceğiz.

 
DİPNOTLAR:


(1)    Emin Çölaşan, Derin Yorum Köşesi, Sözcü Gazetesi, 17.10.2019

(2) Mustafa Semih Arıcı, Türkiye Meydan Okuyor-Cumhuriyetin İkinci Yüzyılı, sh.61-62, Cinius Yayınları, İstanbul 2017

(3) Michio Kaku, Geleceğin Fiziği, Sh.56, ODYÜ Yayıncılık, Ankara 2016

(4) Ursula K.Le Guin, Anlatış, Sh.31, İthaki Yayınları, İstanbul 2017