Sayfalar

1 Aralık 2008 Pazartesi

GÖKTEKİ AY YILDIZ - ARALIK - 1

CARPE DİEM :

1 ARALIK PAZARTESİ GÜNÜ AKŞAMI İSTANBUL'DA GÖKYÜZÜNE BAKANLAR HARİKA BİR MANZARAYLA KARŞILAŞTILAR.BAYRAĞIMIZIN ŞANLI AY- YILDIZI GÖKTE BİR ARAYA GELMİŞ,AKŞAM KOŞUŞTURMASINDAN VAKİT BULUP GÖKYÜZÜNE BAKANLARI KENDİSİNE HAYRAN BIRAKMIŞTI.
BELKİ ÇOĞUMUZA GÖRE BU NORMAL BİR TABİAT OLAYI AMA BANA GÖRE ÜLKEMİZİN YILDIZININ PARLAYACAĞINA BİR İŞARET...KRİZ, MİRİZ HİKAYE... GELECEK TÜRKİYE'NİN. BAKALIM, YAŞAYAN GÖRECEK...

6 Kasım 2008 Perşembe

ÖYKÜ

VE YARIN

KAPTAN GÖKADA


Cengiz Ata’nın ‘’ Gün Olur Asra Bedel’inden ‘’ esinlenerek -


Yıldız gemisi Gökada’nın hareketine sadece birkaç gün kalmıştı. Neredeyse geri sayıma geçileceği bir sıralarda, ne yapıp edip kaptanı bulmak zorundaydık. Evet, belki size çok garip gelecektir ama onbinlerce ışık yıllık bir seyahat öncesi kaptanımız kayıptı. Daha doğrusu bu seferin komutanlığına yeni atanmıştı ama henüz bu emir kendisine tebliğ edilememişti. Nereye gittiğini hiç kimse bilmiyordu. Telefonlarını kapamış, telepatik iletişim kanallarını kesmiş, adeta sırra kadem basmıştı. Ankara’da oturan ailesi de telaşlıydı. Kendisinden hiçbir haber alamamışlardı. Bir ara memlekete gitmekten bahsetmişti. Doğu Karadeniz’in göklere baş çekmiş yüksek yaylarından birinde bir yayla evi vardı. Belki de oraya gitmiş olabilirdi. Son derece gelişmiş uydu tarama teknikleriyle yerdeki karıncanın anatomisini çıkarabilirdik ama kaptanı bir türlü bulamıyorduk. Bütün yaylalarını didik didik etmiş ama izine rastlamamıştık. Eğer oralarda bir yerde olsaydı binlerce kilometre yükseklikten retina ve parmak izi taramasından geçirilen yüzbinlerce kişi arasında onu şıp diye bulabilirdik.
Herşeye rağmen uzay harekat merkezinin emri kesindi. Ne yapıp edip kaptanı bulacak ve en geç hareket saatinden bir gün önce Karapınar uzay merkezine getirecektik.
Sonuçta belki yerinde ararsak buluruz diye Rize’ye gitmeye ve dağları, yaylaları karış karış aramaya karar verdik. İlk işimiz iyi bir airmobil bulmak oldu. Her saniye şehirlerin üzerinde uçup duran klasik airmobiller bizim işimize yaramazdı. Sonunda üs komutanlığı emrinde çalışan iyi bir model bularak hemen yola çıktık. Pilot koltuğunda Kara Murat lakaplı Yüzbaşı Murat Dizdar oturuyordu. Geçmişin Formula yarışçıları gibi hız delisi, tehlikeden hoşlanan bir savaş jeti pilotuydu. Zaman zaman ikaz etmeme rağmen tepeliklere, derin vadi içlerine yürek hoplatan dalışlar yapıyordu. Samsun semalarında Karadeniz’i ilk gördüğümüzde, hava trafik kontrollerinden biri peşimize takılmış, hızlı turbojet motoruyla bize yetişmekte gecikmemişti. Neticede yüklü bir trafik cezası ödemiş, ‘’ karakola indirilmekten ‘’ önemli görev kartımız sayesinde kurtulabilmiştik. Bu sayede bizim Kara Murat biraz yavaşlamış, hala yeşilliğini muhafaza eden Karadeniz kıyılarının engin maviliklerle kucaklaşmasını sindire sindire Rize’ye ulaşmıştık.
Uzun yıllardır böylesine yakından görmediğimiz şehrin üzerinde birkaç tur atmak istedikse de hava trafiği hemen önümüze çıktı. Bize söylediklerine göre biraz önce şehrin üzerinde feci bir kaza yaşanmıştı. Çok hızlı giden bir airmobil bir hava otobüsüne çarpmış, bir anda alev alan araçlar infilak ederek yere çakılmışlardı. Araçlardan kurtulan olmamıştı. Aşağıda bir sürü ölü ve yaralı vardı. Bu yüzden şehrin üzerindeki hava trafiği yasaklanmış, derhal deniz yönünde uzaklaşmamız istenmişti. İşte böyle yirmi ve yirmi birinci yüzyılda yerde olan böylesine feci kazalar, yirmi ikinci yüzyılda otomobil trafiği gökyüzüne çıkınca artık mavi göklerde rastlanır olmuştu.
İyidere’den Çayeli’ne kadar kesintisiz uzanan, sahil şeridini boylu boyunca ve yukarıdaki bütün tepeleri işgal eden Rize şehrini geride bırakarak yaylalara doğru uçmaya başladık.
Uzaktaki dağlar sislere gömülmüş karlı tepeleriyle muhteşem görünüyordu. İnsana uçmak, hem de delicesine uçmak hissi veren bu manzara; değil Kara Murat beni bile baştan çıkarırdı ama görevimiz daha önce geliyordu. Bu kadar yolu gezip tozmak için değil, yüzyılın görevine atanan kaptanı bulmak için gelmiştik.
Yirmi birinci yüzyılın başlarında kendini iyice hissettiren küresel ısınmadan nasibini alan Karadeniz’in incisi Rize; ilerleyen on yıllar boyunca giderek yağmurunu ve ardından yeşilini kaybetmeye başlamıştı. Yağmurlar azalınca çay tarımı bitmiş, ormanlar iyice yükseklere çekilerek azalmış ve her santimetresi yeşile boyanmış olan bu topraklar önce bozkıra daha sonrada çöle dönüşmeye başlamıştı.
Bereket versin ki bu dramatik gelişme Karadeniz’in dip sularındaki hidrojen sülfürün enerjiye dönüştürülmesiyle biraz olsun geri döndürülmüştü. Nihayetsiz enerji kaynağı hidrojenle çalışan santrallerin ürettiği elektrikle Karadeniz’in tuzlu suyu tatlı suya çevrilmiş, sonrada dev borularla dağa taşa basılarak kaybolan yeşillikler yer yer geri kazanılmaya başlanmıştı. Hatta birçok yerde çay tarımı tekrar başlamış, bir zamanların o doyumsuz damak tadı tekrar yudumlanır olmuştu. Yeşil bölgeler giderek çoğalmaya başlayınca yağmurlar da geri gelmişti. İşte şimdide bir vadi içinden dağlara doğru uçarken o yağmurlardan biri yağıyordu. Artık ender görülen tabiat olaylarından biri olan bu yağmuru doyasıya yaşamak için aracın üzerini açtık ve düşük hızda ıslana ıslana gitmeye başladık.
Arama tarama faaliyetlerimiz akşama kadar sürmüştü. Neredeyse her santimetreye bakmış ve artık sıkılmaya başlamıştık. Geceyi şehirde geçirmek için tam dönüşe geçmek üzereydik ki şu bizim meret tarama cihazı birden bire sinyal vermeye başladı. Derken ışık hızı ile yapılan parmak izi ve retina tanımlaması bitince ekranda tanıdık bir yüz belirdi: Sonunda kaptanı bulmuştuk.
Sinyalin geldiği yöne doğru yavaş yavaş alçalırken bir yandan da aşağıları tarıyor, kaptanın evini bulmaya çalışıyorduk. Ancak biz onu evinde ararken bambaşka bir yerde bulduk. Genişçe bir düzlüğe indiğimizde ilk gözümüze çarpan şey etraftaki kalabalık oldu. Sağda solda bir sürü tekerlekli araba ve airmobil vardı. Alaca karanlıkta pek fazla seçilmiyordu ama galiba bir yayla şenliğinin ortasına düşmüştük. Uzaktan gelen kemençe ve tulum sesleri bunu gösteriyordu. Aracımızın farklılığı meraklı bakışları kendine çekmişti ama bizi pek umursayan yoktu. Bu yüzden şenliği seyretmeye gelen sıradan insanlar gibi ileri doğru yürüdük. Bir yandan da radar gibi etrafı tarıyor, kaptanı bulmaya çalışıyorduk. Tarama cihazı bu kalabalıkların içinde olduğunu göstermişti ama kolaysa bul bulabilirsen.
Düzlüğün en geniş yerinde dev bir horon halkası kurulmuştu. Yüzlerce insan kol kola, omuz omuza vermiş, tulumun ritmine ayak uydurarak kan ter içinde horon ediyordu. Hemen arkasında da insanın içini kaynatan, omuzlarını harekete geçiren kemençe sesleri geliyordu. Genlerimde Karadenizlilik olduğundan neredeyse kendimi kaybedip oynamaya başlayacaktım ama hem Karamurat’a ayıp olacaktı hem de kaptanı gözden kaçırabilecektik.
Birden aradığımızı bulmuş olmanın sevinciyle neredeyse çığlık atacaktım. Kaptan oradaydı. Yarbay Sedat Ünler de o horon halkasındaydı. Beyaz saçları alnına yapışmış, yüzü gözü tere batmış durmadan oynayıp duruyordu. Murat’a ‘’ Ben yanına gidiyorum ‘’ diyerek hızla horon halkasına daldım. Kendinden geçmişçesine oynayan insanları sağa sola iterek koluna girdim. Bir an sağa dönüp de beni görünce bir hayli şaşırdı. Gürültünün arasında işittirmeye çalışarak:
- Hoş geldin, dedi bana.
- Nerden çıktın sen böyle?
O kadar ses vardı ki sesimi duyurmak için bağırmak zorunda kaldım:
- Uzun hikaye kaptan. Sonra anlatırım.
Bu sırada başroldeki tuluma kemençe de karışmış, horon bir hayli hızlanmıştı. Bizim kaptan da kemençeye ayak uydurayım derken kolundaki arkadaşını bile unuttu. Onun kadar usta olmadığım için mahçup olmamak için canımı dişime taktım. Kısa bir süre sonra ellerim ayaklarım dolanmaya başlamıştı ki kaptan imdadıma yetişti. Kolumdan çekerek halkadan çıkarttı beni. Beraberce Karamurat’ın bulunduğu yere doğru yürümeye başladık.
- Uzayda dolaşmak bundan kolay kaptan. Ne kadar zormuş bu horon meğer.
- Bilmeyenler için öyledir, diye gevrek gevrek güldü kaptan.
- Ben nasıldım ama?
- Harikaydınız. Tanımayanlar buraların yerlisi sanır sizi.
- Öyleyim zaten. Bu topraklarda doğdum ben.
Yüzbaşı Murat’ı görünce neşesi iyice katlanmıştı:
- Oo, Karamurat’ta buradaymış. Bütün mürettebat tamam. Sefere çıkabiliriz.
Ve derken söz bitti ve uzun bir süre birbirinden ayrı kalmış dostlar hasretle kucaklaşmaya başladık. Ardından da kolkola girip meşaleler eşliğinde durmadan dönüp duran horon halkalarını seyrettik. Bu eşsiz manzaranın devamını ve sona erişini de biraz ötedeki kaptanın yazlığından izleyecektik.
Kaptanın ısrarlı davetiyle yayla evine gitmiş ve meydana hakim verandaya oturarak çaylarımızı yudumluyorduk. Bu çay bildiğimiz sentetik çay tozlarından yapılmamıştı. Halis muhlis Rize çayıydı ve geleneksel metodlarla elde edilmişti. Gerçekten de çayın o muhteşem geçmişini hatırlatan doyumsuz bir tadı vardı. Bu tadı uzaya da götürmeliydik. Kaptana da söyleyecek ve Karapınar’a dönerken birkaç çuval beraberimizde götürecektik.
Her şeyi konuşmuş ama geliş sebebimizi henüz açmamıştık. Müjdeyi nasıl verelim derken kaptan sıkıntıdan kurtardı bizi:
- E, anlatın bakalım çocuklar: Karapınar’dan buraya nasıl horon ettiğimi görmek için gelmediniz herhalde?
Bütün ciddiyetimi takınarak resmi bir ağızla konuştum:
- Tebrik ederim efendim. Gökada Yıldız Gemisi’nin kaptanlığına atandınız. Üç gün sonra Samanyolu’na sefere çıkıyoruz. Size bu müjdeyi vermek ve acele Karapınar’a götürmek için geldik.
Sevinçten ayağa fırlayacağını sanmıyordum ama çok garip bir şekilde hiç tepki vermedi. Hatta ağzını açıp hiç birşey demedi. Şaşkınlıkla biz ona bakarken başını öne eğmiş susuyordu. Acaba böylesi bir müjde çok mu ağır gelmişti ona? Alıştıra alıştıra mı söylemeliydik? Derken sabırsızlıkla beklediğimiz ilk altın sözler birer birer döküldü dudaklarından:
- Yıldızoku faciasını biliyorsunuz. O geminin kaptanı bendim. Nereden bileceksiniz? Siz orada yoktunuz ki..
Evet, biz orada yoktuk ama Yıldızoku’nun başına gelenleri çok iyi çok iyi biliyorduk. Kaptan Sedat Ünler idaresinde Dünya’dan hareket eden Yıldızoku yolcu gemisi Ganimid’e giderken Kupier kuşağında dehşetli bir kaza geçirmişti. Dev bir göktaşı çarpan gemi müthiş bir yara almış ve yanmaya başlamıştı. Parçalanan duvarlarından uzaya kaçan hava yangını söndürmüştü ama yüzlerce yolcunun feci bir şekilde ölümüne neden olmuştu. Gemiden imdat mekiklerine ulaşabilen onlarca kişi kurtulabilmişti. Uzayın bu Titanik faciası yüzünden kaptan acımasız suçlamalarla karşı karşıya kalmıştı. Özellikle onca yolcu ölürken kendinin sağ kalabilmesi çok eleştirilmişti. Açılan birçok davadan beraat etmişti ama kaptanın uzaya küsmesine yol açmıştı. Görüldüğü kadarıyla bu küslük devam ediyordu.
- Yıldızoku faciası hakkında bilinmedik kalmadı kaptan, dedim,
- En çok bilinen de sizin sıfır hatalı olduğunuz. Yıldızoku talihsiz bir kazaydı o kadar…
Kaptan aynı ruh hali içerisinde devam etti:
- Biliyor musunuz? Yüz otuz yıl kadar önce dedelerimden biri de Karadeniz de feci bir kaza yaptı. Koca şilebi kayalıklara oturtup parçaladı. Görüldüğü gibi bu bizde bir aile geleneği. Gökada gibi bir gemiye de kaptan olup aynı akıbete uğratmak istemiyorum.
Ne diyebilirdim? Kaptan çoktan kararını vermişti. Gecenin ilerleyen saatlerinde de konuyu açtığımda hep aynı cevabı aldım. Anlaşılan yarın Karapınar’a elimiz boş dönecektik.
Gece yattığım yerden parlak yıldızlarla dolu gökyüzünü seyrederken başka bir kaptanın idaresindeki Gökada’yı düşündüm. Of, bu sefer hiç bitmeyecekti.

Kaptan sabah hepimizden erken kalkmıştı. Verandada kendi elleriyle kurduğu kahvaltı sofrasına davet etti bizi. Gözlerimiz karşı beri bütün tepelikleri kaplayan çam koruluklarında, özel yapım çaylarımızı yudumlarken bir yandan da ev sahibimizi izliyorduk. Acaba bu doğa cennetinde kalıp yıldızlar cennetine boş mu verecekti? Yoksa yüreklerimizin çağrısına uyup son dakkada karar mı değiştirecekti?
Kahvaltıdan sonra hemen kalkıp kendisinden izin istedik. Bize verilen zaman çoktan dolmuştu. Bir an önce Karapınar’a dönüp, Gökada’nın kalkış hazırlıklarına dahil olmalıydık.
- Valizimi toplayacak kadar zaman tanıyın bana, dedi gülerek,
- Madem buraya kadar geldiniz, bari eli boş dönmeyin.

Çılgın bir sevinçle ast- üst kavramını unutup bir sevinç yumağı oluşturduk. Kaptan Gökada sonunda kararını vermişti. Galak

ÖYKÜ

ÖYKÜ-2

ÖYKÜ-2


ÖYKÜ-2


ÖYKÜ-2

ÖYKÜ-2

31 Ekim 2008 Cuma

''YAVUZ SULTAN SELİM '' ÇIKTI:


Daha önce sitemde sonbaharda yayınlanacağını duyurduğum Biyografi Kitabı '' Yavuz Sultan Selim '' nihayet basıldı. Hemen hemen bütün kitap sitelerinde yerini alan eser yakında kitapçı raflarında da yer alacak.

Daha yayınlanmadan övgüler alan eser ilk okuyanlar tarfından çok beğenildi.
Darısı serinin ikinci kitabı '' Yıldırım Beyazıd ve Timur '' üzerine...

17 Ekim 2008 Cuma

CARPE DİEM -4

BİNBİR IŞIKLI GEMİ

AKŞAM ŞEHİR HATLARI VAPURUYLA KADIKÖYE GEÇMEK İÇİN KARAKÖY İSKELESİNDE BEKLERKEN İLERDEKİ LİMANDAN ÇIKAN DEV BİR YOLCU GEMİSİ SARAYBURNU'NA DOĞRU GİDİYORDU. KIZ KULESİNİN ÖNÜNDEN GEÇERKEN ÜSKÜDAR'IN DOST IŞIKLARI YANİ BATI UFKUNDA BATAN GÜNEŞ GEMİNİN CAMLARINI BİR ANDA IŞIĞA BOĞDU. ARDINDANDA GEMİ İLERLEDİKÇE ALTIN YALDIZLI BIR IŞIK HÜZMESİ BOYLU BOYUNCA GEÇTİ VAPUR CAMLARINDAN. BELKİ BİNDE BİR GERÇEKLEŞECEK HARİKA BİR OLAYDI. BİLMİYORUM BU HARİKA MANZARAYI KAÇ KİŞİ SEYREDEBİLDİ AMA BEN KENDİMDEM GEÇTİM ADETA.BİR KEZ DAHA YAŞADIĞIM ŞEHRE AŞIK OLDUM.HERHALDE DÜNYANIN HİÇBİR YERİNDE BÖYLE BİR ŞEYE TESADÜF EDEMEZSİNİZ. ONUN İÇİN ESKİLER BUŞUNA DEMEMİŞLER '' BAŞKA İSTANBUL YOK '' DİYE...

4 Ekim 2008 Cumartesi

YORUM-1

DOĞUDAKİ KARAKOLLAR ÜZERİNE :

Tabiiki yakından görmedim ama PKK 'nın boy gösterdiği doğudaki askeri karakollar eski köy okullarından bozma, savunma kapasitesi oldukça düşük, kuruluş yerleri saldırıya tamamıyla açık binalar şeklinde görünüyor.Böyle olunca da kolay baskına uğruyor ve onlarca şehide maloluyor. Oysa biraz tarihle ilgili olanlar bilirler ki eski kaleler savunması kolay tepelere kurulur, aylarca sürecek kuşatmalara dayanır ve son derece kalın duvarlara sahip olurdu. Günümüzde canlı örnekleri önümüzde olan bu kaleler
terör bölgesindeki karakollar hakkında bize birşeyler anlatmıyor mu? PKK ile etkin mücadele etmek ve mehmetçiği ucuz kan olmaktan kurtarmak istiyorsak acilen karakolları ölüm tuzakları olmaktan çıkarıp çelik kalelere dönüştürmeliyiz. Devletimizin buna gücü vardır. Yeterki karar verip icraata girişelim.

3 Ekim 2008 Cuma

CARPE DİEM -3

BAYRAM DA GEÇTİ

Ramazan geldi gitti derken üç günlük koca bir ramazan bayramını da geride bıraktık.Birinci günün ilk sevinci bayram namazı ve akabinde Barbaros Mahalle camiinde yapılan sıcak bayramlaşmaydı. Ardından ilk gün ışığı kahvaltısı için fırına gidiş ve sıcacık simitler. Öğleye doğru arabaya kurulup karşı yakaya geçtik. Derken bayram ziyaretlerinin startını verdik. Ancak bizim anne-baba tarafından kimse evde olmayınca hanım tarafını ve Eyüp mezarlığını ziyaret ettik.İkinci gün akşamı eve dönmek için Boğaziçi Köprü yolunu tercih edince iki saatlik bir trafik çilesi yaşadık. Tam eve ulaşıp ayaklarımızı uzatalım derken anahtarlar Fatih'te kalmasın mı..Tekrar gerisin geriye Fatih'e dönmek zorunda kaldık.
Velhasıl bu bayram herşeye rağmen bayram gibi geçti. Üçüncü gün akşam üstü Katibim'deki akşam yemeği bu bayramın son güzel rengiydi.

18 Eylül 2008 Perşembe

BİR ÖYKÜ

SÜPER VARANGEL



Ali Bey yolsuzluktan çektiğini hiçbir şeyden çekmemişti. Yolsuzluk derken hısızlık- mırsızlık sanmayın. Böyle şeylerle, vergi vermek dışında devletle pek bir alış- verişi olmayan Ali Bey’in ne ilgisi olabilir? İşin doğrusu şu ki, oturduğu ev araba yoluna bir hayli uzak olduğu için uzun yıllardır yol hasreti çekiyordu. Vaktiyle rahmetli babası tarlalarını oğullarına pay ederken, yol kenarında bir yer değil, gözlerden ırak olmayı tercih etmiş, evini kuracağı yurtluğu da ıssız bir yerde kazmıştı. Gençliğinde bu durum fazla bir problem teşkil etmemişti. Hatta kafasını dinleyeceği bir konumda olduğu için hep şükretmişti bile. Laf aramızda, biraz da kıskanç olduğundan kem gözlerden ırak olmak işine de gelmişti hani.
Yıllar birbiri ardında geçip giderken çocuklar yoldan uzak bu evde büyümüşler, kışın karlarla boğuşarak, yazın da çay sepetlerini sırtlayarak kan ter içinde yola ulaşmaya çabalamışlardı.
Ancak yaş ilerleyip de hastalıklar birbiri ardında gelmeye başlayınca Ali Bey yolun ne demek olduğunu daha iyi anlamaya başlamıştı. Birkaç defa rahatsızlanıp oğullarının sırtında yola çıkarılmış, bir defasında da kar lapa lapa yağarken, binbir zorluk içinde yola ulaşmaları gecikmiş, yirmiye çıkan tansiyonla neredeyse beyin kanamasında öleyazmıştı.
İşin garibi şu ki, her şeye rağmen yolu eve kadar getirmek için pek fazla bir şey yapmıyordu. Karısı ve oğulları sıkıştırdıklarında da:
-Amcanız olacak o adamlar yol verir mi sanıyorsunuz?
Diyordu.
-Hele o deli durdu yok mu…
Diye ekliyordu yumruklarını sıkarak.
-Kaç defa iyilikle konuyu açtım kıyamet etti bana. Neymiş ? Evi yıkılırmış. Hay mezarlar evi olası! Şunu bilin ki, bu adam ölmeden biz yol mol görmeyiz.
Durmuş Ali Bey’in küçük kardeşiydi. Arazisi, Ali Bey’in evinin yukarısındaydı ve yolun eve kadar gelebilmesi için onun toprağından geçmesi gerekiyordu. Ancak en küçük kardeş olmasına rağmen bin bir bahane ileri sürerek yol vermek istemiyor, çok sıkışınca da bir hayli fazla para talep ediyordu. Gençliğinde uzun bir süre psikolojik hastalık geçirmiş, hastanelerde yatmıştı. Bir defa evlenip boşanmış, senelerdir yol kenarında yaptığı evinde yalnız yaşıyordu.
Günün birinde aslında iyi kazanan Ali Bey, yaya kalmaya son verip yeni model bir otomobil aldı. Arabasına gözü gibi bakmasına rağmen evinin bir hayli uzağında bırakıyor ve 15-20 dakika yürüyüp eve varabiliyordu. Bu durum onu bir hayli üzüyor :
-Şuraya bak, diyordu,
-Kardaş dedik bağrımıza bastık. Bize ufak bir yolu fazla gördüler. Araba aldık zevkine varamaz olduk.
Hele bir gün mahallenin yaramaz çocukları kaportayı boydan boya çizince iyice çileden çıktı. Durmuş’un evinin önünden geçerken hırsından deliye dönüyör, kapısına dayanıp gırtlağını sıkası geliyordu. Ancak adam hala ‘’ hasta ‘’ olduğundan iş çığırından çıkacak ya Ali Bey onu, ya da o Ali Bey’i öldürecekti.
Gerçi arabayı bıraktığı yerin sahibi ‘’ komşuluk hakkını ‘’ yerine getirmiş,
-Ali Bey, istersen arabaya kapalı bir yer yap. Koy içine, kapısını kilitle. Bizim için sorun değil, demişti. Ali Bey çocukluk arkadaşı komşuya teşekkür etmiş,
-Ben bu işi kökünden çözmeye karar verdim komşu,
diye cevap vermişti.
-Ya bu yol beni alacak, ya da ben yolu !
Hemen ertesi günü belediyeye koşmuş, ‘’ Mahalle içi yolları yapmak sizin vazifenizdir ‘’ teziyle yolu belediyeye yaptırmaya çalışmıştı. Ancak dağı- taşı yollarla donatan belediye ilgilileri daha işin başında yan çizmişlerdi :
-Biz ancak bir dozer veririz. Gerisi size ait.
Ali Bey yol istiyorsa ya kardeşini ikna edecek, ya da ‘’ istimlak parasını ‘’ yatırarak işi belediyeye bırakacaktı.
Belediye hiçbir şekilde dört milyarlık istimlak bedelini ödemeye yanaşmıyordu. Ali Bey ise hırsından köpürüyor:
-O arazide benim de hakkım var. Ne diye o deliye para kaptırayım ? Haracımı yedirmem ben ona, diye bağırıp çağırıyordu.
Bir Pazar sabahı aniden giyinip evden çıktı. Tatil günü olduğundan işe gidiyor olamazdı. Zaten günlük elbiselerini giymişti. ‘’ Herhalde arabaya bakmaya gidiyor ‘’ diye düşündü evdekiler. Halbuki Ali Bey çoktan planını yapmıştı. Yol işini halletmeye gidiyordu.
İlk iş olarak arabayı park ettiği yerin sahibi komşuya gitti. Avluda oturup uzun uzun konuştular. Ali Bey kalkarken yüzü gülüyordu. Anlaşılan ona da yaptığı planı kabul ettitmişti.
Ertesi gün arabanın park yerine iki kamyon kum- çakıl geldi. Bir kamyon da çimento ve demir. Gören koca bir apartman dikecek sanırdı. Halbuki o bambaşka bir şey yapmayı tasarlıyordu. Tabii işin esas zorluğu bunca malzemenin yarısının karşıya, evinin yanına taşınacak olmasıydı. Ancak hemen kurulan küçük bir varangel bu işi çabucak halletti. Birkaç günde malzemenin yarısı karşıya çekildi. Ardından da hemen inşaata girişilmiş, ne işe yarıyacağı bilinmeyen iki beton kazık Karşı beri yükselmeye başlamıştı.
Kuleler bitince karşıdan karşıya kalınca iki demir tel çekildi. Kulelere sıkıca bağlanan ve ağırlık testinden geçirilen çelik tellere makara üzerinde kayan büyük bir varangel platformu yerleştirildi. Ancak bu bildiğimiz varangellere benzemiyordu. Bir kere çok büyüktü ve tek bir tel üzerinde değil birbirine paralel iki tel üzerinde kayacaktı.
Derken kılavuz tel ve elektrikli makine aksamı da yerleştirilince ‘’ süper varangel ‘’ hazır hale geldi. Uzun zamandır varangelin yapılışını izleyen mahalle halkı şimdi iyice meraklanmıştı. Ali Bey bu dev aletle acaba ne taşıyacaktı ? Derken muzip birisi :
- Ula, Ali Bey arabasını koymasın bu koca alamete !
diye bir laf edince ‘’ Haydı canım sende… ‘’ diye tersledi millet. Ne var ki, birkaç gün sonra fena mahçup olacaklardı. Nitekim bir gün akşama doğru işinden gelen Ali Bey, varangel kulesinin hemen dibinde bekleyen platforma sürdü arabasını. Otomobil iyice platformuna yerleşince karşıya verilen işaretle ‘’ süper varangel ‘’ çalışmaya başladı. Çevreden seyre dalan yüzlerce çift gözün meraklı ve heyecanlı bakışları altında eve doğru süzüldü. Tabii sistemin altına rastlayan yerlerde dolaşanlar ‘’ ne olur ne olmaz ‘’ diye kenarlara kaçışmışlardı.
Varangel platformu sonunda evin yanına vardı ve yürekleri ağzında bekleyen onca insan bir ‘’ oh ‘’ çektiler.
Ali Bey sonunda istediğini almış, havadan getirerek arabasını evinin yanına parketmeyi başarmıştı.
‘’ Süper varangelin ‘’ ünü çok çabuk yayıldı. Önce bir mahalli televizyon, ardındanda yurt çapında yayın yapan bütün belli başlı kanallar bu ‘’ inanılmaz buluşu ‘’ çekmeye geldiler. Ali Bey’le ropörtajlar yaptılar. Bu arada yol meselesi de sık sık gündeme geldi. Belediyenin istimlak parası yüzünden yolu yapmadığını duymayan kalmadı.
Sonunda kamuoyu baskısına dayanamayan belediye pürüzleri hallederek alelacele yolu yaptı. Üstelik ta aşağıya, vadiden geçen büyük asfalta bağladı. Ve bir güzel de betonladı.
Ali Bey’in süper varangeli kullanmasına gerek kalmamıştı artık. Platform kaldırılmış, makine aksamı sökülmüştü. Ancak kuleler ve çelik teller aynen kaldı. Daha uzun bir süre insanların ilgisini çekecek ve akıllara o garip yol hikayesini getirecekti

17 Eylül 2008 Çarşamba

ŞİİRLERİM

RAMAZAN GELDİ


Geldi geldi, güzel bir inci geldi
Güzeller içinde birinci geldi

Geldi geldi, gözlere sürur geldi
Gam gitti, keder gitti, yerine huzur geldi

Geldi geldi, güzele aşık geldi
Karanlıklar yokoldu, göklere ışık geldi

Geldi geldi, iyiliğe geçişte bize bir eşik geldi
Aşığa müjde verin, sonunda maşuk geldi

Mahyalar yıldız oldu, canlara rahmet geldi
Ortalık nurla doldu, Resülü Ahmet geldi

ŞİİRLERİM



RAMAZAN GELDİ

Geldi geldi, güzel bir inci geldi
Güzeller içinde birinci geldi

Geldi geldi, gözlere sürür geldi
Gam gitti,keder gitti, yerine huzur geldi

Geldi geldi, gözlere ışık geldi
Karanlıklar yok oldu, göklere ışık geldi

Geldi geldi, iyiliğe geçişte bize bir eşik geldi
Aşığa müjde verin, sonunda maşuk geldi

Mahyalar yıldız oldu, canlara rahmet geldi
Ortalık nurla doldu, Resülü Ahmet geldi.

ŞİİRLERİM


RAMAZAN GELDİ

Geldi geldi, güzel bir inci geldi
Güzeller içinde birinci geldi

Geldi geldi, gözlere sürür geldi
Gam gitti, keder gitti, yerine huzur geldi

Geldi geldi, güzele aşık geldi,
Karanlıklar yokoldu, göklere ışık geldi

Geldi geldi, iyiliğe geçişte bize bir eşik geldi
Aşığa müjde verin, sonunda maşuk geldi

Mahyalar yıldız oldu, canlara rahmet geldi
Ortalık nurla doldu, Resülü

14 Eylül 2008 Pazar

OKUDUĞUM KİTAPLAR- 1

OKUDUĞUM KİTAPLAR :

BU KÖŞEDE YENİ ALDIĞIM VE / VEYA OKUDĞUM KİTAPLARI ÇOK KISA ÖZETLER HALİNDE YORUMLAYACAĞIM:

İŞTE İLK KİTAP : OSMANLI- İMPARATORLUĞUN YÜKSELİŞİ VE ÇÖKÜŞÜ

Ünlü İngiliz soylusu ve tarihçisi Lord Kinross tarafında yazılan bu geniş hacimli kitap (656 sh) Osmanlı'nın 600 yılını ele almış. Osman Bey'den Enver Paşalara kadar dile kolay, altı yüzyılı anlatan eser çok sürükleyici . Adeta bir roman tadında. Ancak yazar çoğu yerde dürüst olabilmiş ama genlerinde varolan Türk- İslam düşmanlığını kusmadan da edememiş. Bu adamlar yazmasın diyemeyiz ama çare nedir derseniz, kendi tarihimizi doğru olarak dünyaya anlatacak Halil İnalcık çapında en az on tarihçinin çıkması. İlber Ortaylı misali peynir ekmek gibi bizi bize anlatan kitaplar değil yabancılara anlatan kitaplar yazacak on değerli tarihçi...
Yine de Lord Kinross'un kitabı dikkate değer bir eser. Tarihle ve özellikle Osmanlı Tarihi ile ilgilenenlere tavsiye ediyorum.

9 Eylül 2008 Salı


CARPE DİEM : 2

UZUN BİR SÜREDİR CARPE DİEM İÇİN BİRŞEY YAZAMADIM. BUGÜNLERDE İSE BÜTÜN HAYATIMIZ CARPE DİEM.. ÇÜNKÜ MÜBAREK RAMAZANIN İÇİNDEYİZ . GÜNLERİMİZ ONUN ULVİ HAVASIYLA BİR RÜYA GİBİ GEÇİYOR. GÜN BOYU SABIR, İFTARIN YAKLAŞMASI, FIRINDA PİDE KUYRUKLARI, İFTAR SEVİNCİ, MİNAREDE MAHYA, SAHURDA GÖZYAŞI...
BİRİNCİ HAFTAYI GERİDE BIRAKTIK. ÜÇ HAFTA SONRA BAYRAM SEVİNCİNİ YAŞAYACAĞIZ. BAYRAM HEPSİNDEN BÜYÜK CARPE DİEM OLACAK. nİCE RAMAZANLARA VE NİCE BAYRAMLARA.

29 Ağustos 2008 Cuma

YENİ BİR KİTAP DOĞUYOR : AĞLA GÖZLERİM


Şimdiye kadar birçok hikaye yazmama rağmen hikaye kitabı yazmayı düşünmedim. Doğup büyüdüğüm topraklara ait, birçoğu yaşadıklarım olan hikayeler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Pardi, Denizde Bir Kuvayı Milliye, Kaptan Gökada ve diğerleri..
Tahminlerime göre 2009 mart ayında basabilen yayınevi aramaya başlayacağım eser içeriğiyle Türkiye'de bir ilk olacak.

14 Ağustos 2008 Perşembe

MUSTAFA SEMİH ARICI ESERLERİNE DEVAM :


DİĞER ESERLER :

2- GANİMİD SAVAŞÇILARI : 21.Yüzyıl sonlarında Jupiter'in aylarından Ganimid'de bir uzay kolonisi kuran Türklerin diğer uzay güçleriyle savaşlarını anlatan bilim- kurgu romanı... ilk yayınlandığında Türk milletinin uzaya yayılma ülküsünü işleyen Ganimid savaşçıları büyük ilgi gördü. Aynı zamanda milli karakterli ilk Türk bilim-kurgu eseri olan Ganimid savaşçıları Türkiye'de kitap sitelerinde en çok talep edilen 10 bilim kugu eseri arasında. Yazar bu serinin ikinci kitabı '' Sonsuza Düşen Işık '' ve üçüncü kitabı '' Uzayda Kabus :Yemücanlar Geliyor '' en kısa zamanda okuyucularına sunmak düşüncesinde.

YAYINA HAZIRLANANLAR :

1- YAUZ SULTAN SELİM : Yükselme devrinin ünlü Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim'i anlatan bu biyografik eser 2008 sonbaharında basılacak.

2- VE KAR İZLERİ ÖRTTÜ - KORE 1950 : 1950 Yılında Kunuri bölgesinde düşman hatlarının gerisine düşen küçük bir Türk birliğinin Birleşmiş Milletler hatlarına ulaşmaya çalışmasını anlatan Ve Kar İzleri Örttü de sonbaharda yayınlanmayı bekliyor.

MUSTAFA SEMİH ARICI'NIN ESERLERİ


Yazı hayatına 70'li yıllarda başlayan Mustafa Semih Arıcı bugüne kadar iki kitaba imza atmıştır:

1- HAMİDİYE GELİYOR : Balkan savaşı yıllarında Ege , Akdeniz ve Adriya denizini Yunanlılara dar eden, tarihe şan vermiş zaferler kazanan gazi Hamidiye'nin şanlı macerasını anlatan belgesel roman. 1990 yılında basılan eser başta deniz kuvvetlerimiz olmak üzere konuya ilgi duyan herkesin beğenisini kazanmıştır. Geçenlerde eseri okuyan ünlü yazar üstad Ergun Göze de takdirlerini belirtmiştir.

CARPE DİEM


CARPE DİEM LATİNCE BİR DEYİM. KÜÇÜK ŞEYLERDEN MUTLU OLMAK ANLAMINA GELİYOR.
BU KÖŞEDE BİR CARPE DİEM GÜNLÜĞÜ TUTMAK VE YAŞADIĞIM KÜÇÜK MUTLULUKLARI BLOG OKURLARIYLA PAYLAŞMAK İSTİYORUM.

İŞTE İLK ÖRNEK: Çok sıcak bir ağustos gününde buram buram terlerken carpe diem aramak boşuna derken akşam olunca çıkan imbat gibi tatlı bir rüzgar ve giderek büyüyen ayın görüğntüsü bu fikrimi değiştirdi. Şimdi Armutlu'da olmak ve oranın dıyumsuz mehtabını yaşamak vardı.